bazıları öyle gidiyor ki, gidecekleri bir şey bırakmıyorlar geride. bir ağacın dalına çıkmışsan, bir elma koparıp yemişsen, gitme zamanı geldiğinde bunu yapmanın en az o elmayı yemenin farklı yolları kadar yolu vardır. gitmek zordur, ağaç olup kalmak, elma olup yenmek de öyle, ama en zoru ağacın gitmeyi zorlaştırmamak üzere kesilmesidir. bazıları gitmelerini illaki geçerlileştirmek isterler, gidecek bir şey kalmazsa gitmek diye bir şey olmaz, böylelikle hem gidebilir hem de bir çocuk gibi masum olabilirler. ortada gidecek, uzaklaşılacak bir şey yoksa, gitmek diye bir şey de yoktur. gitmek zordur. kolaylaştırmak gerekebilir. nasıl gittiğimiz nerede olacağımızı, nasıl kalacağımızı belirler, verdiğimiz karar gitmenin kendisi değil, nasıl gideceğimizdir. gitmeye değil, nasıl gittiğimize karar veririz, nasıl bir insan olacağımıza, nasıl bir hayat yaşayacağımıza. ne kadar kolaysa gitmek, başkasına, gittiğimiz şeye ne kadar kolay ödetirsek o gitmeyi, o kadar kolay bir hayatımız olur. yalnızca sevgililer yapmazlar bunu birbirlerine, dostlar da yaparlar, hatta sanıyorum bir zil sesi, çöp kutusu da yapabilir, yürek verildiği sürece ona. haksızlık etmek istemem ama giden, giderken geride gitmeye değer bir şey değil, bir çöp kutusu, bir zil sesi bırakarak gidiyorsa gittikten sonraki hayatına, verilen ve alınan tüm yüreklere o çöp kutusunun ve zil sesinin gölgesi, tınısı düşer. dalında oturduğumuz bir ağacı sırf oturduk diye kestiysek bütün ağaçlar kesilebilirdir çünkü.
gözlerin dışında bir şey olsa gerek bu. sonsuza kadar değil, ama sonuna kadar kendisi kalan, kesilse de parlayan gözlerin.