bazıları öyle gidiyor ki, gidecekleri bir şey bırakmıyorlar geride. bir ağacın dalına çıkmışsan, bir elma koparıp yemişsen, gitme zamanı geldiğinde bunu yapmanın en az o elmayı yemenin farklı yolları kadar yolu vardır. gitmek zordur, ağaç olup kalmak, elma olup yenmek de öyle, ama en zoru ağacın gitmeyi zorlaştırmamak üzere kesilmesidir. bazıları gitmelerini illaki geçerlileştirmek isterler, gidecek bir şey kalmazsa gitmek diye bir şey olmaz, böylelikle hem gidebilir hem de bir çocuk gibi masum olabilirler. ortada gidecek, uzaklaşılacak bir şey yoksa, gitmek diye bir şey de yoktur. gitmek zordur. kolaylaştırmak gerekebilir. nasıl gittiğimiz nerede olacağımızı, nasıl kalacağımızı belirler, verdiğimiz karar gitmenin kendisi değil, nasıl gideceğimizdir. gitmeye değil, nasıl gittiğimize karar veririz, nasıl bir insan olacağımıza, nasıl bir hayat yaşayacağımıza. ne kadar kolaysa gitmek, başkasına, gittiğimiz şeye ne kadar kolay ödetirsek o gitmeyi, o kadar kolay bir hayatımız olur. yalnızca sevgililer yapmazlar bunu birbirlerine, dostlar da yaparlar, hatta sanıyorum bir zil sesi, çöp kutusu da yapabilir, yürek verildiği sürece ona. haksızlık etmek istemem ama giden, giderken geride gitmeye değer bir şey değil, bir çöp kutusu, bir zil sesi bırakarak gidiyorsa gittikten sonraki hayatına, verilen ve alınan tüm yüreklere o çöp kutusunun ve zil sesinin gölgesi, tınısı düşer. dalında oturduğumuz bir ağacı sırf oturduk diye kestiysek bütün ağaçlar kesilebilirdir çünkü.
gözlerin dışında bir şey olsa gerek bu. sonsuza kadar değil, ama sonuna kadar kendisi kalan, kesilse de parlayan gözlerin.
arjantin notları
10 Nisan 2012 Salı
23 Nisan 2011 Cumartesi
gün
olmuş bitmiş bir şarkının, romanın, filmin karşısında o zaten olmak zorunda olan bir şeymiş gibi hissediyorsun. yapılmamış, olmuş bir şey gibi. örneğin, karamazov kardeşler’in olmadığı bir dünya düşünülebilir mi? aşkta da böyle işte, aşk yapılmamış, hatta olmamış bile, olan bir şey sanki. karamazov kardeşler yoksa eğer, bu arkeolojik bir kazının yapılmamış olması gibi. kazı yapılmamış ve yeraltında kalmış bir gizli şehir çıkarılmamış yeryüzüne. octavio paz’ın zorunlu rastlantı dediği şey.
gün
bir çocuğun üzerinde beyaz bir gömlek varsa, önü iliklenmişse, o çocuğa o gömleğin giydirildiğini farz ederiz. önü iliklenmiştir ve tertemizdir çünkü, dışarısı, sınıf, alışkanlıklar, neredeyse ebeveynlerin politik tercihleri, havadaki bulut, tütsüdeki buğu, öğle yemeklerinin nerede yendiği, anneannenin çocuğu nasıl sevdiği geçmiştir çocuğun üzerine. çocuğun gözlerini gördüğümüzde ise –eğer görürsek gözlerini- çocuğun dışladığı değil, içerdiği şeyi görürüz. kafamızı karıştırır bu. ne olacak bu çocuğun hali? o gömlek kirlenmiş olsa, o gözler berrak ve neşeli olmasa. o anne çok güzel olmasa, o baba alkolik olsa, o çocuk kağıt toplayıcılarının arasında sabahlasa, sabunlansa. ya da gömleğin üzerinde küçük bir çiçek resmi olsa. her şeyi o resimden bilsek.
gün
kabul edilen, kabul edilmek diye bir yerden yazıyor. böyle anlatınca olmuyor. unlike virginia woolf. sanki bir psikopat gibi anlatıyorum derdimi. derdimi anlatmak zor geldiği için, satıraralarında yuvaladığım için. benim yaşadıklarımı yazıyor ve ben ona hayran değilim. daha çok, bu kadar kolay anlatmasına şaşırıyorum. sonuna soru işaretleri koyuyorsun, oluyor. onunla ilgili bir şeyler yazmalıyım, kendimden, kolay anlatamadığımı anlatabilirim belki böylelikle.
yine de kabul edilen yerden yazıyor ve ben bunu olanca güçsüzlüğümle, olanca yaşlılığımla kabul edilmez buluyorum. o resimleri, o teşhirciliği, ne söylesen olacak olmasını yaptım oluyorları ve bu cümledeki gibi bütün mutsuzluk yordamlarını bir dansa dünüştürmesini, hiç kekelememeyi, her şeyin geçmiş, iyileşmiş olmasını, taburcu olduğumuz için bütün ikirciklenmelere hastanenin çay bahçesindeymiş gibi bakmayı, tehlikesizliği, her şeyin üstünden ultrason gibi geçmeyi ve ultrason işaretlerinin hayat sayılmasını, hayatın bir türlü kalmadığı bir yerlerde her şey geçer, hayat kalır beni irkiltiyor. onunla ilgili yazmam gerek. hiçbir şey yazamıyorsam. onunla konuşmam gerek.
gün
rutin, iş güç sahibi olmak, her gün aynı şeyleri yapmak; hiç bitmeyen, uyanılmayan bir rüya gibi.
sümük parçacığıyla tespih çeker gibi oynamak
tespihi sümük parçacığıyla oynar gibi çekmek.
gün
seni seviyorum’ demek devlet dairelerindeki mühürler gibi. bazen, kurumsallaşmış, her şeyini her şeye yatırmış bir ilişkide, seni seviyorum devlet dairelerindeki mühürler yerine geçiyor. geçebilirsiniz, yapabilirsiniz, hakkınız var anlamına geliyor.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)