23 Nisan 2011 Cumartesi
gün
olmuş bitmiş bir şarkının, romanın, filmin karşısında o zaten olmak zorunda olan bir şeymiş gibi hissediyorsun. yapılmamış, olmuş bir şey gibi. örneğin, karamazov kardeşler’in olmadığı bir dünya düşünülebilir mi? aşkta da böyle işte, aşk yapılmamış, hatta olmamış bile, olan bir şey sanki. karamazov kardeşler yoksa eğer, bu arkeolojik bir kazının yapılmamış olması gibi. kazı yapılmamış ve yeraltında kalmış bir gizli şehir çıkarılmamış yeryüzüne. octavio paz’ın zorunlu rastlantı dediği şey.
gün
bir çocuğun üzerinde beyaz bir gömlek varsa, önü iliklenmişse, o çocuğa o gömleğin giydirildiğini farz ederiz. önü iliklenmiştir ve tertemizdir çünkü, dışarısı, sınıf, alışkanlıklar, neredeyse ebeveynlerin politik tercihleri, havadaki bulut, tütsüdeki buğu, öğle yemeklerinin nerede yendiği, anneannenin çocuğu nasıl sevdiği geçmiştir çocuğun üzerine. çocuğun gözlerini gördüğümüzde ise –eğer görürsek gözlerini- çocuğun dışladığı değil, içerdiği şeyi görürüz. kafamızı karıştırır bu. ne olacak bu çocuğun hali? o gömlek kirlenmiş olsa, o gözler berrak ve neşeli olmasa. o anne çok güzel olmasa, o baba alkolik olsa, o çocuk kağıt toplayıcılarının arasında sabahlasa, sabunlansa. ya da gömleğin üzerinde küçük bir çiçek resmi olsa. her şeyi o resimden bilsek.
gün
kabul edilen, kabul edilmek diye bir yerden yazıyor. böyle anlatınca olmuyor. unlike virginia woolf. sanki bir psikopat gibi anlatıyorum derdimi. derdimi anlatmak zor geldiği için, satıraralarında yuvaladığım için. benim yaşadıklarımı yazıyor ve ben ona hayran değilim. daha çok, bu kadar kolay anlatmasına şaşırıyorum. sonuna soru işaretleri koyuyorsun, oluyor. onunla ilgili bir şeyler yazmalıyım, kendimden, kolay anlatamadığımı anlatabilirim belki böylelikle.
yine de kabul edilen yerden yazıyor ve ben bunu olanca güçsüzlüğümle, olanca yaşlılığımla kabul edilmez buluyorum. o resimleri, o teşhirciliği, ne söylesen olacak olmasını yaptım oluyorları ve bu cümledeki gibi bütün mutsuzluk yordamlarını bir dansa dünüştürmesini, hiç kekelememeyi, her şeyin geçmiş, iyileşmiş olmasını, taburcu olduğumuz için bütün ikirciklenmelere hastanenin çay bahçesindeymiş gibi bakmayı, tehlikesizliği, her şeyin üstünden ultrason gibi geçmeyi ve ultrason işaretlerinin hayat sayılmasını, hayatın bir türlü kalmadığı bir yerlerde her şey geçer, hayat kalır beni irkiltiyor. onunla ilgili yazmam gerek. hiçbir şey yazamıyorsam. onunla konuşmam gerek.
gün
rutin, iş güç sahibi olmak, her gün aynı şeyleri yapmak; hiç bitmeyen, uyanılmayan bir rüya gibi.
sümük parçacığıyla tespih çeker gibi oynamak
tespihi sümük parçacığıyla oynar gibi çekmek.
gün
seni seviyorum’ demek devlet dairelerindeki mühürler gibi. bazen, kurumsallaşmış, her şeyini her şeye yatırmış bir ilişkide, seni seviyorum devlet dairelerindeki mühürler yerine geçiyor. geçebilirsiniz, yapabilirsiniz, hakkınız var anlamına geliyor.
gün
buenos aires mektupları. önce buenos aires’e, sonra bana, sonra da mektuba ihtiyacım var. hangisini önce yapsam? yazmak, ölümle bu kadar ilişkili olduğu için mi beni heyecanlandırıyor? o yüzden mi yazamadım, o yüzden mi yazmak için dünyanın bir ucuna gelmem gerekti? uçtum uçtum uçtum, karşımda yıldızdan bir duvar, yer ile göğü, tavan ile duvarı birbirine karıştırıyor.
bir şeyler yazabileceksem bunlar emekleyen şeyler olacak, emekleyen bacaksız, küçük ayaklı şeyler. ama yine de ölümle ilgili.
bütün sorular da bitti. belki de bu çağda; tangoların, kolonyel evlerin, ağaçların, geniş caddelerin yanında, berisinde olsan bile belki de yazılabilecek tek şey bölük pörçük şeylerdir. yine de yazmak gerekebilir, zira yazmak deyince hâlâ kanımız hızlanıyor olabilir. yine de yazılabilir ve bunlar bölük pörçük şeyler olabilir. mahsursuzdur bölük pörçük olması. hapishane mektuplarının "görülmüştür"ü gibi, bizim bölük pörçüklüğümüzün üstünde de adrese gönderilmeden ve adres tarafından okunmadan önce yazılan bir "mahsursuzdur" ibaresi vardır belki. tedirgin ve temkinli, ama tedirginlikten ve temkinlilikten patlamak üzere olup “bütün sorular da bitti” diyen bir mahsursuzluk.
mahsuru yok güzelim, seni öldürmesine izin ver, kime ve neye yazıyorsan, dışarıda birisine ihtiyaç duyuyorsan eğer. kırmızı başlıklı kız gibi.
gün
bu kadar uzağa gidince hem ufkun çok genişliyor, dünyanın bildiğin yaşadığın yerden ibaret olmadığını anlıyorsun, ama tuhaf bir biçimde dünyayı değil, seni büyütüyor bu. dünya küçülüveriyor gözünde. artık dünya haritasını karşıma alıp bakabilirim. oraya da giderim, burayı da dolaşırım, ee sonra n´olacak? ya biterse dünya? yürüsem ve yüzsem olur mu? o zaman da ya yetişemezsem?
dünyanın dilleri gibi. dil bilmemek ne de güzel yabancılaştırıyor, karıştırıyor beni; yabancılaştırma sözcüğüne üçüncü biçimini eklemeli. yabancılaşmak demek çocuk gibi olmak demek, dil bilmemek demek. dünyaya yeni gelmek, yeniden gelmek demek. mazeretin var demek. kimse sana cv´ni soramaz demek. ne güzel, sen de cv yazmak zorunda değilsin demek. anlamadım demek, yeniden başlayabiliriz demek. sınıfa geç gelen öğrenci kendisini kötü hissetmesin diye dersin yeni baştan tekrarlanması demek. hem muhtemelen diğer çocuklar da anlamamıştır, bahane olmuştur hem.
gün
burada çocuklar kedilerin kuyruğuna teneke bağlamamışlar hiç galiba. ihtiyaç duymamışlar. canları istememiş. karnavallar olmuş, ulusal dansları izlerken traş köpüklerini alip birbirlerine püskürtmüşler.
gün
buenos aires bana hiç görmediğim şehirleri hatırlatıyor; new york’u, paris’i, roma’yı. dünyada ne varsa az biraz var burada. görülecek tek bir şehir olsaydı, buenos aires olabilirdi bu herkesin kendi şehrinin dışında. uzaydan geliyorsan mesela, ya da püripak turistsen. her şey var, ama avrupa çok fazla. en azından sokakları, binaları ve evet insanları da. tek bir mahalle görülecekse de san telmo, bir pazar günü, çok alacalı bulacalı ama, yine de yaşamak neye benzer, dünya nasıl bir yer, insanlar ne diye. pazar günleri sokak panayırları sefaleti de görkemi de kovuyor, ama diğer günler her şey onların hakimiyetinde. san telmo, 1806´da ingilizlerin püskürtüldüğü mahalle olarak aristokrasinin kalesi haline gelmiş; o kolonyel evler, evlerin kocaman girişleri ve avluları, yerlerdeki çılgın mermerler ve taşlar, binaların üstündeki, herhalde 75 m2 bir apartman dairesinin yapımı için ne kadar gerekiyorsa o kadar para harcanan işlemeler, antikacılar, bir de benim gibi kıta avrupasını görmemiş biri için "habermas bundan bahsediyormuş demek" dedirten bir cafe kültürü. sonra 19. yüzyılın sonunda sarıhummadan kaçan aristokrasi recoleta´ya yerleşmiş, kentin şimdiki cicisine. aristokrasinin kocaman evleri oda oda bölünüp yoksul ailelerin barınağı olmuşlar. bazıları benim oturduğum yer gibi restore edilmişler, daire daire turistlere kiralanıyorlar haftalık ya da aylık olarak. diğerleri ise ortak mutfak ve banyo kullanımlı olarak aylığı 400 peso´ya ailelere, artezanlara. sümüklü çocuklar, birbirlerine ya aşık ya da birbirlerinden nefret eden kedi köpekler, genellikle esmer, çok çok hamile kadinlar, latino adamlar, pis perdeler, çamaşırhaneler, duvarlarda çeşit çeşit resimler, çok kirli supermercadolar, köpeğin işemesini bekledikten sonra köpeğin işediği yere ayaklarını basmaktan çekinmeyip çöpleri atan kapıcı kızlar, depresyonun ne olduğunu açıklayıp anlatır gibi pencereleri tuğlalarla örülmüş yıkıntı evler -bir evin penceresi neden tuğlayla örülür ve bir insan neden depresyon geçirir der gibi- arnavut kaldırımlar, duvar yazıları. "orospuyum, mutluyum", "biz lezbiyenler, sizin kızınız, kardeşiniz ve komşunuzuz".
gün
ayşenur’la bursa’nın merkezindeyiz. gemi geliyor, gemlik’e gemi koymuşlar, geminin içi insan kaynıyor. gemi yürüsün diye de bursa’yı sular içinde bırakmışlar. demek artık gemlik´e doğru denizi görüp şaşırmayacağız. öyle güzel ki o haliyle bursa. sokaklarında sulara bata çıka yürüyorsun. gemiden bütün bursa’yı görüyorsun, sular içinde. biz istanbul’a gidiyoruz, ‘gitmeyelim’ diyorum, ‘biraz daha kalalım’. oysa ki arjantin’e gitmeliyim ben.
gün
gelmeden önce latin amerika’nın dünyanın yüreğinin attığı yer olduğunu düşünmüştüm, dünyanın hâlâ bir yüreğe sahip olup da o yüreğin atabildiği yer. arjantin´in ne kadar püripak latin amerika olduğu tartışılır, ama olanca büyüsüyle kendini pazarlamayıp sunuyormuş gibi görünen, bu özelliğiyle de dikkat çekmeyen güzel kadınlara benzeyen buenos aires´in sokaklarında, parklarında uyuyan kadınları ve erkekleri, sırtında çantasıyla çöpten yemek toplayan üniversite öğrencilerini, yoldan geçenlerden sigara isterken altlarına yapan sokak adamlarını, açlığı, yoksulluğu görünce ve şehrin yaşanabilir ve gezilebilir bir Capital Federal'den ve ağzımıza bile almak istemediğimiz banliyölerden oluştuğunu öğrenince geri çekilebilirsin, af buyrun diyebilirsin.
gün
akşamları evin çatısına çıkıp yukarısını tavan yapıp bakıyorum. uzun uzun bulutların geçişini, yıldızların bulutlara uzaklığını seyrediyorum. istanbul’da da balkonda oturup uyuyakalırdım, yıldızlar görünmezdi, görünse bile fark etmezdim onları, önümdeki ağaçların cinsiyetini ve karşıdaki binaların mahiyetini düşünmeye kalırdım ben de. burada yıldızlar görünüyor, sonra da dev gibi bulutlar geçiyor, cinsiyeti de mahiyeti de hayal gücümüze kalmış. sonra sabaha karşı o bulutlar çinko damı gagalamaya başlıyorlar.
güneydekiler yalnızca kuzeydekilerden farklı mevsimleri yaşamıyorlar, ilk başta inanamadım ama, başka bir gökyüzünü de görüyorlar; buranın gökyüzünde başka yıldızlar var, satürn var mesela, ama büyük ayı ve küçük ayı yok. günün birinde böyle bir cümle kuracağımı hiç düşünmezdim ama, ben böyle bir gök görmedim. renklere, harekete öyle bir kapılıp gidiyorsun ki ezberinin bozulmasının şaşkınlığını bile yaşayamıyorsun. gökyüzüyle bulutların arasında inanılmaz bir kontrast var. dünyanın en güney ucundaki şehre gitmeli, ushuia’ya, hem gökyüzüne hem de meselelere bir de oradan bakmalı.
gün
buenos aires´te ne çok bahçe var. bahçeler bir şehirde rüzgarın soluk aldıkları yerler, otobüslerin (ve otobüs şoförlerinin) dinlendikleri son duraklar gibi. buralarda izin verilmiş soluk almaya.
benim yazmam bakımlı bir bahçe değil, bakımın, özenin, sebatın, emeğin büyüttüğü çiçekler, yapraklar, her yanından yaşam saçılan, iyi bir hayatı gerektiren ve getiren, hani bir kenarında sedir olan, şaraptan çok çay içilen zamanları çağrıştıran serin bir bahçe değil. benimkiler toprağın üstünde bir görünüp bir kaybolan, ateş böcekleri gibi cırıldayan tuhaf çiçekler, görkemliler, ama bu dünyaya ait değiller. ölüm de öyle bir şey olmalı benim için. yüksek duvarları olan bir bahçeye kapatılmış, gökyüzünü oradan gören bir şey. nicholas roeg, ‘don’t look now’da bir sevişme sahnesini bir sonraki giyinme sahnesiyle bölüp yapıştırıyordu, öyle bir dilim olmalı benim de öyle bir bahçede. her şeyi inadına söyleyip, hiçbir şeyi teşhir etmeyen, sürümden kazanmayan bir dil.
gün
hep gececi ve hiç evci çıkmayan bir şehir buenos aires. haftanın her günü gecenin yarımında hem şık hem salaş lokantalarda güle oynaya yemek yiyen insanlarıyla, her gün yirmi dört saat çalışan otobüsleriyle, sokak tangocularıyla, üzerlerinde boca formasıyla dizlerinin üstünde top fırlatanlarla, üç metrelik tahta çubukların üzerinde yürüyenlerle, rengarenk top çevirenleriyle, sokak sihirbazlarıyla, sokak orkestralarıyla, parklarıyla, caddelerdeki köpek boklarıyla, her yerden fışkıran bahçeleriyle ve heykelleriyle müthiş güzel bir şehir. karikatüristler ele geçirmiş gibi sanki. ama neden burada oluyoruz, olmalıyım bilmiyorum. damat sevgisi, insan sevgisine oranla çok kısa sürüyormuş albayım. dişlerimle sökmek istiyorum, dişçi masasında ağzımın içini nasıl oyuyorlarsa, öyle oymak istiyorum caddeleri, binaları, cafeleri, ama cafeleri daha az, artezanların arasında çalacak enstrümanı da olmayıp sokakta çıplak sesle cıbıldak şarkılar söyleyen adamı, onu en az, hatta hiç. her şeyi oyayım, o kalsın. kıyamadığım ne çok şey var, galiba kendim de dahilim buna. subteler var, heykeller var, duvar süslemeleri, ağaçlar, duvar resimleri, balkon adam heykelleri, ağaçlar, meydanlar, parklar, arnavut olsun olmasın kaldırımlar var. bir şeyler daha var. oysam iskeleti çıkacak şehrin, o yüzden bırakıyorum kendi haline.
gün
başka ülkelere gelince, bir kardeşlik/akranlılık duygusunun paylaşıldığını hissediyorsun, türkiye’de kasabaların, şehirlerin, yörelerin belirlemesi gibi, latin amerika’da ülkeler belirliyor hemşehriliği; latin amerika insanları arasında, aralarındaki farklılıklara ve husumetlere rağmen bir duygudaşlık seziyorsun. abd söz konusu olduğunda, dünya küresel bir monarşiye dönüşüyor -senin adın da küreselleşme benimki de, bundan böyle senin adın küresel monarşileşme olsun- keza avrupa ülkelerinde, balkan ülkelerinde, hiç gitmedim ama, arap dünyasında da yine ayaklarını yerden kesme duygusu yaşatan, paylaşılan bir buralılık duygusu var; türkiyeli olmak kendi topraklarında fazla tanıdık, dışarıda ise fazla yabancı olmak demek. türkiyeliysen eğer, mekânda ve zamanda kendini bütün olarak hissetmen çok zor. galiba türkiye, türkiye´de bile pek dünyalı değil. bütün delileri birkaç koğuşa koymuşlar, türkiye´yi hücreye kapatmışlar. üç tarafı denizlerle çevrili olmak bu demek, bir kıtada olmamak, yalnız kalmak demek. ne büyük bir potansiyel bu, her yerde olabilirsin aynı zamanda, monarşileşmiyorsan tabi.
gün
burada kinimden, öfkemden arınıyorum. öfkelerden ve klişelerden. buenos aires ılık duş gibi bir şehir.
öyle çok rüya göruyorum ki, galiba görecek bir şey kalmadığında rüyalarım önce gereksiz şeylere el atıyor, kurmalı bir bebeğin takılıp, yürümeden aynı yerde kalması gibi, sanki kendisi de farkındadır yanlış giden ya da gitmeyen bir şeyler olduğunun, sonra çok derinlere inmeye başlıyor, ben de yoruluyorum ve hiç çıkasım gelmiyor yataktan.
bir filmde yağmurlu bir sahne istiyorsan, yağmur yağdırman gerekir. bırak yağmurlu havayı beklemeyi, yağmur yağıyorsa yağmurlu sahneni çekemezsin bile; zira absürd, doğal olmayan bir görüntü çıkar ortaya. yazarken de o yağmurun prodüksiyonunu senin yapman gerekiyor, yağmurlu havayı alıp koymak hiçbir şey ifade etmiyor, yağmur diye bir şey yok, yağmur yağdırmak diye bir şey var.
buenos aires’te mutlu insanlar görebiliyorsun.
gün
değiştirmek, müdahale etmek tecavüz gibi bir hissiyat bırakıyordu galiba dilimin ucunda. canım sistem kurmakla dalga geçmek istiyor, sistem kurmak sims oynamak gibi geliyor
galiba burayı anlatmak istemiyorum. çünkü her yer ve her şey çılgıncasına büyüleyici olsa da, galiba bu beni çok ilgilendirmiyor. buradayım, buenos aires’te, yaşar gibi yazıyorum, oysa ki yatar gibi yazmak istiyorum. resim şık, buradaki hayatımı şık bir resimle başlayan kısa bir film anlatabilirdi belki. 1930’ların paris’ini anlatan filmler gibi, sınıf çelişkisi diye bir şeyin olmadığı. ama uyumaya geçecek film hemen, uyumakla da bitecek, ama bu sefer nehir kenarındaki banklardan birinde.
gün
dün gece kırmızı ojeli bir çocuk gülümsedi bana, gecenin üçünde, çok pis bir hamburgercide. kırmızı, yer yer dökülmüş ojelerine baktığım için utandım, hayatımda ilk kez kırmızı ojeli bir adam gördüğümü düşünüp bunun için de ayrıca utanarak.
kuzeydeyken hiç dünyanın kuzeyinde olmuyorsun, ama güneydeyken hep güneyde oluyorsun.
gün
bir uyku tulumu almalıyım kendime.
çöp torbalarını yalnızca çöp atmak için kullanmak gerek. uyku tulumlarını da yalnızca uyumak için.
gün
bizim olduğumuz şeyle, yaşadığımız hayatla ilgili anlatılacak bir sürü ceeeeee var burada. şaşırsam da, anlamasam da, bazen bu olanca görkem ve salaşlık içinde boğulsam da, her gün bakkala giderken bile cetvelle çizilmiş caddelerin arasında kaybolsam da, fotoğraf çekmeye utansam da aranmıyorum burada. buenos aires'in bana öğrettiği şeye bırakıyorum kendimi, barışmaya, uzlaşmadan barışmaya. görkemin kendini salaşlığa bırakmasına. kinim bileniyor burada, tek başıma sokaklarda dolaşırken, yanımda kimsecikleri istemezken, günlerce uyuyup uyuyup güzelleşmiş kalkarken, akşamları nehir kenarında yürüdüğüm, la pena del colorado´da şarkı söyleyip gitar çaldığım, plaza de mayo'nun çimlerine beraber uzanabileceğim bir arkadaş isterken, bu bilenme kinin artmasına değil, onunla barışmaya benziyor. burada koca göbekleri açıkta, sarkmış göğüslerini sallaya sallaya tango adımları atarak geçen yaşlı teyzeleri görünce barışıyorsun fazlalıklarınla ve onlardan kurtulmak da onlarla yaşamak da çok daha kolay oluyor. bizim memlekette arada derede, fazlasıyla müdahale görmüş ve artık bağımsızlık mücadelesini kazandığımiz halde bile yaşadığımız tedirginliği hatırlayarak sarkmış memelerin kendisi için tango yapmasını görmek. bir yandan kedi gibi pençelerimizi açar, diğer yandan nasıl da özür dileriz güzelliğimiz ve çirkinliğimiz, aklımız ve aptallığımız, koca göbeğimiz ve iri memelerimiziçin; kocaman ile iri özür dilemiyorlar burada birbirlerinden, kalçalarını kıvırı kıvırıveriyorlar, o kadar.
yine de sıkılıyorum. görkeme ve mutluluğa çabuk alışılıyor ve turist olman gereken yerde turist olamayacak kadar uzun kaldığında sokakta uyuyanları ve birkaç yüz pesoya şehrin varoşlarından gelip sabaha kadar kağıt toplayan baba kızları daha çok görmeye başlıyorsun. bu yaşamasını, dans etmesini bilen, sokaklarına, tuvaletlerine, ilişkilerine hijyen karıştırmayan, kasmayan, kimsenin önünde de eğilmeyen kedi gibi insanlar boğuyor beni. ufaktan turistlikten yabancılığa geçerken.
ben de tam bunu istedim değil mi? arada derede olmak, huzursuz olmak. burası çok güzel ve buradan bakınca istanbul o kadar kasvetli ki, patlayamadan yanan mısır taneleri gibi. el turquia.
gün
sinemada isabel coixet'in ikinci filmini seyrettim - kelimelerin gizli yaşami (vida secreta de las palabras). ben zaten arınmak için gelmemiş miydim buraya?
gün
buenos aires sokakları, caddeleri dostoyevski'nin petersburg'u gibi, içine girebiliyorsun, parçası olabiliyorsun ve kasmıyor, kasvetli değil. görkemli, yoksul, salaş, yaşayan ve kucak açan, tarih yapan. hiç bu kadar yaklaşmamıştım raskolnikov´a san telmo´yu görmeden önce. sokaklar boyunca yürüyüp, düşünüp, köprülerden geçip raskolnikov gibi hissedebilirim, bizim oralarda olmayan, yaşamayı biliyor olmanın, görüp geçirmiş olmanın, kimseye amenna dememenin, bir şey ithal etmek zorunda olmamanın, dahası bunlara yabancı olmanın, ağaçlarla, nehirle ve birkaç yüzyıl öncesinin bir sürü avrupa şehrinden taşınmış şatafatla yaşıyor olmanın rahatlığı var. ama turizm devresi bittikten sonra oyunun kurallarının burada da aynı olduğunu, başbakanın çıkıp askerlerin önünde darbeyi anıştırarak "devlet terörü: bir daha asla" diye slogan atmasına, atabilmesine, kamuoyu yoklamalarında latin amerika’da serbest piyasa ekonomisini doğru bulanların oranının yalnızca yüzde otuz olmasına rağmen aldığın nefesin başkalarının nefes alacak yer bulamamasına ne kadar bağlı olduğunu fark etmeye başlıyorsun ufaktan.
gün
çamaşırcı çamaşırlarımı kaybetmiş. hepsini. siyah dantel tişörtümü de. bıraktım özrü, "meksikalı bir çocuk aldı, birileri seninle dalga geçiyor olmalı" dediler. çok güldüm. "buenos aires üniversitesi’nin ispanyolca kursuyla anlaşın, ben onlara ödeme yapmayayım, siz de bana" diyecektim ki, ispanyolcamın bunu anlatmak için yeterli olmadığını fark edip düştüm yollara ciciler almaya. önce sol´un yardımıyla tüketici derneğine şikayetimi de bildirdim tabi. sol ev sahibesi, sol güneş demek, sur da güney, sol de sur güney güneşi, yani akın var güneşe akın demek. ben sol´u, sur´u, güneşi düşünürken bir güney yağmuru bastırınca, rey castro diye bir barın karşısındaki büfeye oturdum, kahvaltımı ederken rey castro’nun kapısına baka baka buralarda ‘içki masasında memleket kurtarmak’ diye bir şey olamaz diye düşündüm, kral castro adından bile anlaşılabilir bu. pastanelerinde bile çeşit çeşit şampanya ve viski satılan bir şehirde, şarap içmek yağmurdan sığınır gibi kapalı yerlere saklanmak anlamına gelmiyor zira. o yüzden de arjantinli bir solcu içki masası denilen şeyi anlamakta epey zorlanır, ya da çok içen bir şeyse ‘memleket masasından içki kurtarmak’ diye bile anlayabilir. ya da ben arjantinli solcu olsaydım öyle anlardım. buralarda içki bizim memlekette olduğunun aksine özel ve masum olmayan, ayıplı bir şey değil, tavuskuşu değil, güvercin.
gün
elimde kağıt, kalem ya da klavye olmadığında sürekli yazıyorum. uykuyla uyanıklık arasında. bugün öyle güzel yağmur yağdı ki. çıkıp yürüsem mi dedim, yatak çok güzel geldi, şu anda çalan caz gibi, arjantin gümüş ülkesi, buenos aires de güzel havalar demek ya, hava gümüş gümüş, gümüş güzeli olmuş, birkaç satır çiziktirdim rüya gibi, araya da nilgün marmara’nın paragrafını ekledim, “gömütün kapağı hep açık, yaşadıkça anılarımızı vs. gömüyoruz içine, sonra hiçbir şey gömülemez hale gelince kendimiz giriyoruz ve kapatıyoruz kapağı üzerimize... bir tek güneşten utandım hayatımda, yalnızca”. arjantin’in de nilgün marmarası var, alejandra pizarnik. ilk kez kitapçıda bir kartpostalın üzerinde gördüm resmini. gümüş gibi bir kadın yüzü. ince ve kırılgan. henüz ulaşılmaz benim için, bilebildiğim kadarıyla türkçeye hiç çevrilmemiş, şairin intiharı, ben doğmadan 3 sene önce, 1972’de. evimin duvarında o kartpostal asılı şimdi. boğazın suları nasıl nilgün marmara’yı hatırlatıyorsa, atladığı boğazmış gibi, buenos aires’in gümüş gibi yağmuru da alejandra pizarnik’i hatırlatıyor artık, bu yağmuru yutmuş gibi.
gün
bütün dünya burada var ve dünya varmış burada.
buraya gelin ve balıklar gibi gezelim. çocuk yapmadık, bari dünya yapalım. nehirlerin oluşturduğu küçük su birikintilerinde yürüyelim, şelalere karşı duralım, tepelere bağırıp yankımızı duyalım, kara derili, kızıl derili, sarı derili, beyaz derili çocukları sevelim.
gün
dedektif gibi not tutabilirim, aklıma gelenleri unuttum. öyle bir şey mi yazı yazmak? kirli beyaz. beyaz pardesü. beyaz pardesülü adam. kulaktan kulağa.
gün
içeride bir masada bir çift oturuyor, diğerinde başka. yanımda oturanlar, uzun uzun uzun öpüşüyorlar, kız çok güzel, oğlan çok mutlu, reklamlardaki gibi, yumuşacık, yeni nevresim serilmiş bir yatakta yavaş çekim zıplamak gibi, yan yanalar, önlerindeki masada başka bir çift var, kız ağlıyor, gözleri önce aşağılara bakıyor, masanın dibine, sonra boşluğa. adam da onu ikna etmeye çalışıyor. bütün ikna etmelerin yavanlığı gibi, kızın gözyaşları kuruyunca her şey sıradanlaşıyor. benim masamdaysa şarap kan damlası gibi damlıyor masanın üzerine.
birbirlerini fark etmiyorlar. önlü arkalı iki masa. kadın çok üzgün, ama ufaktan ikna oluyor, demek ki hayatının bir bölümünü bu ikna olmalara adayacak. buenos aires bu iki masaya benziyor. onca turistik olmasına rağmen ve her şey temsiliyetin darağacında sallanırken bile teslim olmayan bir şehir, ya da ben uyduruyorum- ağlayan kadınla göz göze geliyoruz, ikna olmasına suç ortaklığı değil, masumiyete tanık olmak da değil, düpedüz nefret ediyor benden. zaten diğer ikisi de artık öpüşmüyorlar ve ben hukuk sözleşmelerindeki üçüncü kişi gibiyim.
ben de iki masa, turistle gezgin arasındaki buenos aires’im. ingilizce konuşuyorum ve ispanyolca konuşamıyorum ya, turist olmaya biraz hakkım olabilir. zaten biz hak etmedik mi bu birazcık da olsa turistleşmeyi, boğaziçilerde okuyarak, ingilizce´yi 11 yaşında sökerek, gerektiğinde polis copu yiyerek, ayıya dayı demek zorunda kalarak, inadına mı alışkanlıktan mı aynı anda anaya da dana diyerek.
gün
arjantinli bir casusu nasıl tanırsın?
tişörtünün arkasındaki 'dünyanın en iyi casusu benim' yazısından.
adamcağızın biri yolda bir arjantinli'den ateş ister. arjantinli arar, ama bulamaz 'kusura bakma' der, 'ateşimi evde unutmuşum' ve ekler, 'ama muhteşem bir vücudum var, öyle değil mi?'
kârlı bir iş nasıl yapılır?
kelepir bir arjantinli satın alınır ve kendisine biçtiği fiyattan satılır.
bir arjantinli nasıl intihar eder?
egosunun üstüne çıkıp aşağı atlar.
gün
galiba turist milleti her yerde aynı, turizm demek yok diyaspora demek ya da hep diyaspora demek, başka da hiçbir şey dememek, turistsen eğer minibüsün ve otobüsün vardır, hotellerin, hostellerin, taksilerin, fotoğraf makinelerin, takunyaların, şalvarların, açık renk pantolonların, dünyanın her yerinde bulunan tişörtlerin ve turistlerin vardır, hepsi senindir, bütün dünya. büyük, ellilerden kalma, amerikan filmlerindeki gırtlaktan konuşan ya da bizim televizyonlarda öyle seslendirilen adamlara benzeyen amerikan arabaları gibi turistlerin turistliği. çok yer kaplıyorlar, özellikle çok yer kaplıyorlar, o yer hiç bitmeyecekmiş gibi, olanca hoşgörüleri, nezaketleri, güleryüzleriyle, parazitin tende bıraktığı iz gibi ilerliyorlar. yan dairede norveçli antropoloji öğrencisi bir kız kalıyor, o kadar sevimli ve kibar ki, yanaklarının üstüne, küçükken okul defterine çizdiğimiz gibi elma kırmızılığında bir pencere çizesi geliyor insanın. gülüyor şeker şeker. istanbul’da bir arkadaşım vardı, lüle lüle, sapsarı saçları, incecik sesiyle kafasını iki yana sallayarak gülümsediğinde onun sarı saçlarına rağmen -böyle bir kayahan şarkısı var mıydı?- pamuk prenses olduğuna yemin edebilirdik. şu kıza beyazlar giydirsek, eline bir asatutuştursak, pamuk prenses filmi çeksek derdik. sıkılıp dururdu memleketimizin güzel pamuk prensesi, mümkün mertebe uyurdu, amerikalara sosyolojik tez araştırması diye fal cafeleri götürür, kalan zamanlarda da bir güzel dalga geçerdi her bir şeyle. turist milleti öyle değil işte, masal kahramanlarına benzemiyorlar, birbirlerine de turist oluyorlar, illaki bir yerlerden gelmiş oluyorlar, bir yerden geldikleri için de kendilerini ve başkalarını alkışlıyorlar. peki o memlekete gitmiş mi oluyorlar, hoşlarına gitmiş oluyor mu, birtakım işlerle uğraşıyorlar, bunu konuşuyorlar, mutlaka sırıtıyorlar ve bütün sırıtışlar birbirine benziyor.
bir turist her zaman turist olmalıdır, durup dinlenmeksizin.
gün
turist milletini görünce insan, ‘goetheler, rembrandtlar’ diye düşünüyor, ‘nereye gitti?’, “nereden geldi?’
gün
eğer türkiyeliysen ve gavuristan’a gittiysen, -ki medeniyete gidiyorsundur-, londralar’da, parisler´de, milanolar’da turist olmazsın, olamazsın. zira kutuplara, amazonlara hayvan avlamaya gitmemişsindir. turist olmak istiyorsan, mutlaka istiyorsan ve yeterince azmedersen tebdil-i kıyafet yapman gerekir, özellikle, üstüne bastıra bastıra, turist kıyafetleri giyip kafana huni geçirebilirsin ya da sırtında bir paraşütle dolaşabilirsin, harem ağası ya da cariye kılığına girebilirsin. turist olmak istiyorsan, güldürürken düşündürmekten, düşündürürken güldürmekten, iki arada bir derede delirmekten, göle maya çalmaktan korkmamalısın. yerde yatan yaralı köpek kılığına da girebilirsin, ama buenos aires gibi birinci dünyalılaşmaktan kıl payı dönmüş, ama bütün tat ve baharatlardan birkaç tutam barındıran, salaş lokantalarda karşımıza çıkan yemek muhteşemlerine benzeyen bir şehirde ispanyolca konuşamıyor olmak ve ingilizce konuşuyor olmak bir nebze de olsa turistleştirebiliyor seni. üstelik geldiğin yeri soran insanlara ‘el turquia’ dediğinde herkes ‘tamam şimdi oldu’ der gibi ‘aaaaa’ diyor ve tatlı tatlı gülümsüyor. sanki hepsinin çocukluğunun altın yılları üsküdar´da, tavşanlı’da, çemişgezen´de filan geçmiş. üstelik burada doğudan gelen herkes ´el turco, la turca´.
dünyanın ve tarihin bir ucunu diğeriyle denkleştiren buenos aires’le, birleşmeleri, karışmaları, iç içe geçmeleri yadsıyan, yasaklayan, yadsıyıp yasaklayamadığı zaman öldüren, memelerini saklayıp tek hücreli terliksiler gibi davranan istanbul.
dünyanın ve tarihin bir ucunu diğeriyle denkleştiren buenos aires’le, birleşmeleri, karışmaları, iç içe geçmeleri yadsıyan, yasaklayan, yadsıyıp yasaklayamadığı zaman öldüren, memelerini saklayıp tek hücreli terliksiler gibi davranan istanbul.
gün
‘manzara yüze benzer’. annemle buenos aires´teki evdeyiz, evin kapısı açık ve dışarıda soğukta bekleşen bir dolu fahişe var, yaşları 15 ile 20 arasında değişen. kapının hemen yanındaki televizyonda fahişelerle ilgili arena gibi bir programı izliyorum. dışarıdaki fahişelerden biri geliyor, benimle birlikte televizyon seyretmeye başlıyor. annem diğerlerini de çağırıyor. hikâyelerini anlatmaya başlıyorlar, biri muz istiyor, masanın üstünde duran muzları veriyoruz. ben ya da annem muzların hikâyesini anlatıyoruz. sonra abim geliyor üzerinde bornozla, ‘bu sürtükleri neden alıyorsunuz içeri?’ diyor. ben de diyorum ki ‘sürtük kötü bir şey degil ki; sürtmek gezmek demek olduğuna göre sürtük olmak demek gezgin olmak demek’
gün
şerefime yaş günü partisi. dünyanın dört bir yanından bir dolu insan palermo´da bir evde toplanmışlar. israilli çocuk ‘ben herkesi çok seviyorum, hangi milletten olursa olsun’ deyince çenemi tutamayıp ‘onlar da seni sevmek isterlerdi’ diyorum.
gün
cafe tortellini’deki tango show’dan çıktım. şehre dün gece gelmiş üç ingiliz kızın yanına oturttular beni. artistik ve teknik anlamda mükemmeldi cafe tortellini tango show, tiyatro gibi. dinlerken ve seyrederken kalçaların, omuzların oynuyor, orada olmak istiyorsun, orospu kılığında, hanımefendi kılığında, vücudun ruhundan çıkıp başka vücuda yapışsın, öyle istiyorsun, o bacaklardan, kalçalardan, karından ve ruhtan sende de olsun istiyorsun, o çorapları, sütyenleri ve büstiyerleri sen de giymek istiyorsun, o çoraplar ve büstiyerler üzerinde süzüm süzüm süzülürken vücudunu unutmak istiyorsun. erkekler ne hissediyorlar bilmiyorum ama, yerin üstünde uçar gibi süzülmek, seni süzsünler ve süzdürsünler istiyorsun.
bizim turistler sallanmıyorlar ve kimse de kıskanıyormuş gibi görünmüyor.
kadınlar çok güzel değiller, ama kadınlıkları hiçbir yerlerinden akmıyor, erkeklerinse erkekliklerinin ayarlanmış olduğu çok belli. buenos aires’in yıkıntı evlerinden birinde olsa, bastıkları, dans ettikleri yer kayabilecek olsa öyle olmazdı belki, en azından benim gibi ya fazla ya az kadın olmak zorunda kaldığın, kadın olduğunu ya saklaman ya da abartman gereken bir yerden geliyorsan öyle görünüyor.
tangoda erkeklere bakılmıyor, erkek yönlendiriyor, kadın yoğuruyor; erkek olduruyor, kadın oluyor. tango yapışık vücutların yataylaşıp dikleşmesi, birbirlerini kesmesi, bacaklar ve sırtla ilgili bir dans olsa da ve tangocular mistik bir şekilde hiç terlemeseler de, tangonun en seksi bölümü gözler, yanaklar ve ağız ve boyun buluştuğunda, buluşur gibi olduğunda oluyor, dans bittiğinde, bitmeye yakın erkeğin eli açılabildiğince açılıp kadının belini kavradığında ve o bel kavranıldıkça inceldiğinde.
turistler ürerler mi?
gün
sara´yla konuştuk, terasta şarap içip bulutları izleyerek, yan dairede kalan, habire gülümseyen, yahudilerle ilgili araştırma yapmak için buenos aires´te olan antropoloji öğrencisi norveçli kızla. onunla konuşurken utandım. habire gülümsemesinden çıkardığım sonuçlardan utandım. yazdıklarımın kolaylığından. panzehir, hikaye. hikaye, panzehir. buenos aires postanesine gittiğimde kendimi masallardaki deniz kızları gibi hissetmiştim, sonra dışarıdaki mors heykelini görmüştüm, onun tersi gibi, o avrupalı kibarlığını görünce dondurmuştum sara´yı heykel gibi, sonra içine girince kendimi deniz kızının evinde gibi hissettim. habire gülümseyen norveçli, antropoloji öğrencisi genç kız. düşünme turizmcisi gibi hissettim sara´yla konuşunca, düşünce süpermarketi gibi.
gün
kara kitap’i okuyorum ve yazmak, yatmak, yaşamak kelimelerinin yanına kara kitap bir de yanmak’ı ekledi.
gün
astor piazolla çalıyor, o kadar sert meseleleri o kadar yavaşca, yumuşak. ya da o kadar yumuşak meseleleri o kadar sert. tutmasam düşer mi? uzuuuuuun, uzuuuuuun, uzuuuun. tango gitmekle ilgili bir şey, istanbul´da astor piazolla´yı dinlerken avrupa´da olduğumu, kadın olduğumu, aşağıda dalgaların kıyıya vurduğu bir uçurumda, arabanın içinde tek başıma gittiğimi düşünürdüm. vakur, hüzünlü, özgür, etekler uçuşacak havada, hiçbir yere varmayacak film, gidilen yol gibi. tuhaf, kalmakla ilgili bir şeymiş tango, ama yine de ayakta kalmakla. yanılmış sayılmam, kalmak da gitmekle ilgili bir şey olduğuna göre. kadınlarını bırakıp buenos aires’e göç eden avrupalı liman işçilerinin arasında başlamış tango, la boca´da, kendi aralarında ve daha sonra kerhanelerde ve pavyonlarda kadınlarla yaptıkları danslarmış bunlar. şu andaki haline bakıp da insan kapanmaya, özel hayata, iki kişilik bir şeye, kan olmasa bile teriçinde kalmaya, üremek ya da ürememek için uğraşmaya yer bırakmayan bir şeyle karşı karşıyaymış gibi hissediyor, ama bu da çok çok bugün merkezci bir bakıştır muhtemelen. tarih içinde deneyimden alana, alandan kamusala, kamusaldan turizme taşınan bir şeyi, (şişede durduğu gibi durmayan bir şeyi) deneyimin dokuma tezgahına geri getirmeye çalıştığında, çalışmadığında da arınmıyorsun, aksine taşıyorsun, çok fazla yüklenmiş oluyorsun, yakışıklı ve yakışıksız bir dolu cesedi taşımak zorunda kalıyorsun.
gün
bizim memleketten bakıldığında buenos aires masal şehri adı gibi. burada söyleyecek olsam bunu anlatamam, bir türlü anlatamam. machu picchu´ya gitmek istiyorum. inkalar´ın bulutların içinde kurduğu şehre. buraya yakın ya, o binalar ve o sokak ağaçları da öyle masal gibi anlatılabilir. buenos aires´te mahallelere göre değişiyor ağaçlar. bazı mahallelerde çok orospu, bazılarında bir içim su genç kız, bir diğerinde 60’ında eşofmanını giyip makyajını ihmal etmemiş güzel bir kadın, sarı saçlı, gençliğinde de sarıymış saçları bu kadının dedirten.
gün
bahçe. bahçelerin bahçesi. her tarafından kökler çıkan, belki bin yıllık bu ağacın önünde, incecik dallar birleşmişler, şelale gibi iniyorlar aşağıya. hayatımda böyle şey görmedim ben. üzerlerinde bir tek maymunlar eksik. bahçe iki bölüme ayrılmış, medeniyet bahçesi, daha az medeniyet bahçesi. ikisini birbirinden bir merdiven ayırıyor, aşağıdaki medeniyet bahçesinin tarafındaki merdivenler medeniyet bahçesinin yerlerinin beyazından, üstteki az medeniyet bahçesinin merdivenleri de medeniyet bahçesinin yerleri gibi kahverengi. medeniyet bahçesinde merdivenler, odalar, odalarda kitaplar, üstünde beyaz bir cam var, beyazlar giydirilmiş sandalyeler, saksı ağaçları, iki bank, yeşil plastik sandalyeler, az medeniyet bahçesinin her yanından otlar, ağaçlar, kökler, saçaklar, şelaleler fışkırıyor, saksı çiçekleri de var, yabanıl bir tarafı da var, bir o kadar da huzurlu. serçeler, güvercinler, kediler oraya geliyorlar. benden başka kimse yok, bir kütüphanenin bahçesi bu ve toplantılar dışında kullanılmıyor galiba.
buradan, medeniyet bahçesinden baktığında şelalenin kaynağını görmüyorsun, görmediğin için de hayal edebiliyorsun, ince yüzlü, dişleri çıkık kara tenli bir kızın saçlarından dökülüyormuş gibi, saçakların uçlarını da yakmışlar yerlere değmesin diye, zira kesilmezse uzayıp uzayıp caddeleri, sokakları ele geçirebilirmiş gibi. uçları yakılınca sarılaşan dallar bu halleriyle iyice akıp duran, dökülen saçlara benzemişler, dedim ya belki bin yıllık bir ağaç. bahçe. bahçelerin bahçesi.
ben de bahçe insanıyım, ağaç insanı, ama rüzgarın ve serçelerin dinlendikleri bir yerde, serçelerin kaçıp geldikleri, saçaklarının uçlarının yakıldığı - ki ele geçmesin şehir.
biliyorum, bahçeler seralar gibi, müzeler gibi saklanan, arıtılmış, masum şeyler ve ağaçlarının saçaklarının uçları yakılabildiği sürece tehlikesiz şeyler. duvarlarla ayrılmış da olsa doğurgan şeyler. bir gece bu bahçede kalsaydım, saçakları en ucundan görseydim, sırtımı duvarlara yaslasaydım, üşüseydim ve bahçeyle birlikte kapılar üstüme kapanmış olsaydı. bahçe gündüzleri kapılarını şehre açıyor, geceleri ise kapılar ona kapatılıyor. gündüzleri kapılar onun -bahçe olduğu için. geceleri ise ona ait değil, o yüzden bahçeler geceleri ayrılıyor, aslında duvar bahçeyi bahçe yapan şey, ayıransa kapılar. bahçe mezarlığa benziyor ve ben bir gece gün ışıyana, kapılar açılana kadar bu bahçede kalsaydım, aklım başıma gelirdi, gelirdi aklım başıma belki.
gün
bir müzeye gittim bugün, adını bilmiyorum, bankalarla ilgili bir şeydi ama ilk iki katında kadınlarla kadın durumunun karışmasının müzeliği vardı. isimleri değil, soyadları ünlü birtakım kadınların müzelere yerleştiğini görünce insan, mektupların da kocalara yazıldığını düşünüyor. mektuplar biricik ve camların ardında, az ötede bir gardroba asılmış kıyafetleri görüyorsun, bu kadınların giydikleri, hayır, camın arkasında değiller, korunmaya alınmamışlar, morlu pembeli yeşilli en çok da beyazlı elbiseler. etiketlerinde giyildikleri, sevildikleri, beğenildikleri, bakıldıkları tarihler yazılı. bir de kartpostalların dizildiği, kolay bakılıp seçilmesi için dönen levhalar vardır ya, onlarda kadınlık durumları. 30’ların, 50’lerin kadın reklamları, şimdilerse neredeyse pornografik resimler. hayır, onlar da cam arkasında değil, alıp götürebilirsin götürebilirsen... sümena’yı hatırladıkça utanıyor insan. sümena’yı ve bu müzeyi görmüşsen ve ikisini de gördüğünü biliyorsan, hem de kadınken ve kadın olurken, sanki sümena’yı getirip yanına koysalar ya da bir duvarda gösterseler sümena’nın görüntülerini, ateş çemberinde kalmış bir akrep gibi sokarsın kendini.
gün
çok yağmur yağıyor. az medeniyet bahçesi sırılsıklam oldu ve hiç rüzgar yok neredeyse. daha önce çağırdığımda yüz vermeyen, yalanmaya devam eden, mutfak perdesi suratlı, siyah beyaz kedi yağmur yağmaya başlayınca yanıma geldi. burada sadece bahçelerde, parklarda ve evlerin camlarında kediler var. medeniyet bahçesinin üzerindeki camdan önümde yağmur damlaları süzülüyor. o kadar şiddetli yağıyor ki yağmur, buenos aires gibi araba ve otobüs gürültülerini bahçelerden ve parklardan dahi duyduğun bir şehirde bile şimdi caddelerde otobüs sesleri zor işitiliyordur. uzun, yapağı, püskül saçlar sırılsıklam oldular şimdi, arkadaki insan sesleri de kesildi. iki adam gelip, masamı ileriye çekip korudular beni yağmurdan. üst cam açıkmış, kapattılar. benim çıkıp yürümem lazım şimdi.
ben ağlamıyorum, domuz gibi, tuz gibi, su gibi yağmur yağıyor. dişleri çıkık, çok ince, esmer, uzun saçlı kız.
gün
buenos aires, türkiye’deki hayatında neyin eksik olduğunu suratına çarpan bir şehir. recoleta’da, sokak pazarındaydım bugün. ortaköy’deki gibi, ama daha büyük ve çeşitli. parklar var, insanlar o parklarda uzanıyorlar, bolca sırıtıyorlar, müzik yapıyorlar, canı isteyen konser veriyor, çoluğu çocuğu oyun oynuyor, saklambaç, salıncak ya da dama, fark etmiyor, bir de öpüşüp duruyorlar. oysa ki şehrin en mutena semtinde koskocaman bir alan burası, şu ağaçları kesseler, yerine iş merkezi, alışveriş merkezi filan yapsalar, bir sürü rant, hem insanlara da iş kolu açılmış olur. kafası çalışmıyor latin amerikalıların galiba. bir şehre bu kadar ağaç, bu kadar park, bu kadar tango çok değil mi? türkiye´yi gösterip doğrusunu anlatmak lazım, gölleri, denizleri doldurtup, ağaçları kestirip gökdelen diktirtmek lazım.
gün
geçen gece yarısı dorrego’da şeyda’ya mektupla birlikte göndermek için bir şeyler bakarken andres felipe’yle tanıştım. sokak kenarında, kara kadifesinin üstüne gümüşlerini sermiş, rüzgarın ortasında, brokoli ağaçların altında biraz üşüyordu sanırım. gözlerimin içine baktı; benim gibi, insanların karıları, kocaları, anneleri, babalarıyla bile konuşurken gözlerinin içine bakmadıkları bir yerden gelen biri için gözlerin içine bakmak, gözlerini kaçırmamak, korkmamak ciddi mesai gerektiren bir şey. adımı sordu, söyledim, yaz dedi, yazdım, eline birtakım teller aldı, başladı onlarla oynamaya, oynaşmaya. ingilizce bilmiyordu, benim ispanyolcam da olsa olsa bir gökdelenin iskeletinin ham hali gibi, köy yolunda giden kağnı misali tekleye tekleye konuşmaya başladık. neyse ki ikimizin de ikişer tane olmak üzere gözleri vardı; benimkiler birlikte uyum içinde davranan iki kardeşten çok, biri ağlamak diğeri işemek isteyen yapışık ikizler gibi. teklemeye devam etse de, onun elleri ve gözleri bir olmuş, ikisi de ellerindeki tellerle ismimi yazıyor. kolombiyalı, 35 yaşında bir adam; kirli elleri, bal gözleri var. takı yapıp satarak latin amerika’yı dolaşıyor. soruyor, ‘gül mü, yağmur mu’ yaparız ya, öyle. ‘yaprak’ dedim, şekerpare bir yaprak kondurdu ismimin yanına. ismimin öpücüğü. yaprak. açık bir lokanta bulup birer bira içtik. istanbul’un barlarında, meyhanelerinde, bohem’de, akdeniz’de, süper’de arjantin’e geleceğim için üstüne bastıra bastıra ‘arjantin’ derdim. oysa ki burada bira bardakları küçücük. 1 litrelik bira yanında bizim arjantin bardaklarının dörtte biri kadar bardaklar geliyor, bazen de bildiğimiz su bardakları. öyle bir film sahnesi. cam kenarına oturuyoruz, son müşteriler de çekip gidiyorlar, 90 yaşındaki garsonun 10 metreyi yürümesi 10 dakika alıyor.
gün
ne çok yağmur yağıyor! evimin üstünde, çatıda küçük bir cam var, bayılıyorum cama vuran yağmur seslerini dinlerken uyuyup uyanmaya. bir arjantin klasiği. türkiye’de bira bardakları için değil, iri, sert ve ele geçiren yağmurlar için kullanmalıyız arjantin’i. arjantin yağmuru demeliyiz. bir de sivrisinekler için tabi. arjantin´in yağmuru da sivrisinekleri de insan ırkına savaş açmış gibiler, her şeyden her yerden sızıyorlar; duvarlardan, pencere kenarlarından -insanlığın bu işe çare bulması çok zor. sınır tanımayan sivrisinekler ve yağmurlar derneği.
gün
burada güzel olanı nasıl anlatabilirim, bilmiyorum. alışkın değilim güzeli anlatmaya ve biz öyle alışkınız ki güzel bir şeyle karşılaşınca utanmaya, korkup geri çekilmeye -bu ‘biz’ kimiz, ondan da pek emin değilim ya-. hemen allahına kadar dalga geçiyoruz güzel olanla ya da kendimizle ya da onu güzel bulmamızla. laf atabilirsek, öpücük gönderebilirsek iş değişiyor tabi.
gün
şu anda yazdıklarım not almaktan öteye gitmiyor, çatı oluşturmaktan. sonra onları ne yapacağımı bilmiyorum. ilan-ı aşk etmiyorum, bende ne varsa, iç organlar ve deniz ve caddeler ve yağmur, geçirmeye çalışmıyorum bir adamın spermlerini baba olmak için boşaltması misali. şimdi sadece sivrisineklik yapıyorum, çiziyorum, not alıyorum.
gün
adorno’nun ‘auschwitz’den sonra şiir yazılamaz’ demesi gibi, artık güzel söz söylemek mümkün değilmiş gibi geliyor. yazmak ve bunu dünyayla bir olarak yapmak isteyenlerin kaçmadan, uzlaşmadan, sömürmeden ve tecavüz etmeden yapmak isteyenlerin önünde iki seçenek var: acı ve kahkaha, hadi bakalım, tebessüm. ortada kalamazsın. güzel bir şey söylediğinde ve bunu dert edinmediğinde, yapaylaşmaya ve suç ortağı olmaya mahkûm oluyorsun. ama bunun tersi de aynı ölçüde doğru: acıyı ve kahkahayı sabitleştirdiğinde, fazla uzattığında, başka dillerle ve çocuklarla buluşturmadığında da kısırlaşıyor, gelenekselleşiyor, klişeleşiyor, muhafazakarlaşıyor; doğurganlığını, yüzleşme ve yüzleştirme gücünü kaybediyor.
90’lara kadar (80’ler de dahil olmak üzere) edebiyatta, sanatta (en azından türkiye’de) her şey söylenebilir durumdaymış ve bu, sözü de söylemeyi de bitiren, hiçbir şeyin kırılgan olmadığı, dünyayı ayaklarımızın altına seren, her şeyi emrimize amade kılan bir konformizm anlamına geliyormuş. ‘yürüyorum gecenin ortasında, başımda rüzgar’ bilmemne. 90 öncesi güzel sözler bol keseden sarf edilirmiş, sen büyükmüşsün, dünya küçük, sen hakimmişsin, sözü söylediğin yerse mahkeme salonu. o yüzden de bürokrasi diliyle sokak dili arasındaki kopukluğa benzermiş sözle gündelik konuşma dili arasındaki boşluk. muhatabının yalnızca kendisi olduğu, aniden coşturan bir şey. o yüzden de bir türlü anlayamamış olmalılar yaşanan şeyi de söylenen şeyi de. fosur fosur, osura osura uyuyan adamla kadının, ‘teninde inciler biriktiren’ adam ve kadınla aynı olduğunu, ya da daha beteri, ikisi arasındaki farkı.
sözle dünyanın arası bu kadar kopunca, yazmak ya ütopya oluyor ya suç ortaklığı. bizden öncekiler için, herhalde iyi ütopya savaşçıları olduklarından, kelimelerden gül bahçeleri, deniz kenarları yaratmak sorunsallaştırılacak, dert edilecek bir şey değilmiş. kağıdı, kalemi alınca eline güzel şeyler yazabilirmişsin, devrik cümleler kurabilirmişsin mesela, ‘umudu yeşertmek’ler, ‘üşüyorum ıssızlığında yalnızlığın’lar, çok güzel ya da çok kötü yaşamış gibi, başka kimsecikler öyle yaşayamazmış, öyle olamazmış gibi.
eskinin yaratırkenki konformizmi, şimdinin yaşarkenki konformizmine kendini teslim etmiş durumda. sözün kolaya kaçılacak bir şey olmadığını, ‘teninde inciler biriktiriyorum’ deyince hiçbir şeyin hallolmadığını, bütün o güzel sözlerin, bok gibi hayatlar ve ölümler yaşadığımızı saklamaktan başka bir işe yaramadığını fark ettik artık. şimdi uzun süredir anlamın saklanabileceği her kuytu köşeyle dalga geçmekle meşgulüz. çok korkuyoruz şimdi, ‘tende inciler biriktirmek’ten, biriktiriyor olma olasılığından, bunu söyleyebilecek olmamızdan, incirin inciyi, terin teni çağrıştırıyor olmasından. birinci ve biricik olmak istiyoruz. ama bunu da sallayarak yapmak istiyoruz. iğreti kalmaktan ve evet aynı zamanda bedel ödemekten korkuyoruz. dalga geçersek unuturuz ve kurtuluruz diye düşünüyoruz ve böylesi bir retoriğin kolaycılığı kalkan oluyor bize. ‘dalga geçmek lazım, o yüzden dalga geçiyoruz’ diye düşünüyoruz. ‘dalga geçiyoruz, çünkü dalga geçmek gerekiyor.’ geçinip gidiyoruz işte sonuç olarak, kafamızı, bacamızı yarmıyoruz.
bir de angelopoulos’un görkemli sahneleri var, oğuz atay’ın kulağını illa ki tersten göstermesi var, ağlayacak gibi oluruz. pink floyd’un 13 dakikalık şarkı girişleri var, uzaydan bildirir. uzaydan bildirmek için önce uzaya gitmek, ama ondan da önce uzaya gitmeyi istemiş olmak gerekir. yıldızların var olmadığını, yüz binlerce sene önce ölmüş olduklarını, var olmanın var olmadığını fark etmeyi göze almak gerekebilir.
gün
sait faik, esas hikayeyi en sona, birkaç cümleye, bazen son cümleye bırakıyor. hangisi hangisinin bahanesi bilemiyorum, esas oğlan hangisi? kahve mi, sohbet mi?
gün
şimdi ben.
bir yanımda yeşil ceketli bir kadınla eksik dişli, yün kasketli bir adam oturuyor. öbür yanımda şişko bir adamla göz kamaştıran bir kadın. bir bahçede yemek yiyorum. sinema sahnesi gibi, arada ben varım. yeşil ceketliler çılgınlar gibi eğleniyorlar, üzerlerinde bir palyaço kıyafetleri eksik. kendi kendilerine büyüyen yabani çiçekler gibi, orhan veli´nin "umrunda mı dünya"sı. şişko masa ise ne kadar sıkıcı, doğrusu ne kadar sıkılıyorlar. çıtları çıkmıyor. erken gelmişler, erken kalkmışlar. hep ertelemişler de erteleyecek hiçbir şey kalmayınca çok didinip kendilerini buraya atmış gibiler, erkenden de kalkıyorlar. çok sıkılmışlar. ‘bu nasıl gülmek, bu?’ biri nasıl öteki olamıyor? evde büyük bir kavga kopacak muhtemelen.
diğerleri sabaha kadar otururlar herhalde. gülmekten gidemezler ki. buraya nasıl gelebildikleri bile meçhul. akıllarına nasıl gelmiş, neden ihtiyaç duymuşlar da gelmişler? peki ben neden istanbul’da hiç görmedim bunu? yanlış bir şey mi söylüyorum? istanbul’da böyle bir tiyatro sahnesi karşısında çok kötü hissedebilir insan kendini. burası buenos aires, mesela new york’ta çok ayıp olacak bir şey burada hiç ayıp olmuyor.
hayatımda duyduğum en güzel sesli kadınlardan biri şarkı söylüyor şu anda. bahçe bahçe dolaşıp.
gün
dün akşam üç saatlik uyumamadan sonra -insanların az uyuması benim az uyumamama eşdeğer- saat 8 gibi tekrar yatağa yattığımda düşündüm, balığa çıkar gibi çıkıyorum yatağa. balığa yatıyorum. kim çıkar balığa? mesela işportacılar çıkar, özellikle onlar herhalde, ekmek kazanıyor oldukları sokakta başıboş duruyor olmak, oltanın avlanan kısmında olmak için. saat, sigara, salatalık satarken denizdeki balık olup, balık tutarken ise avlayan olurlar, hem de yavaş ve huzurlu. mesela işportacılar koşma sporunu icra etmezler, herhalde boş zamanlarında boğaz kıyısında koşan bir tane işportacı yoktur, sadece durup dururken koşmak işlevsiz olduğu için değil, aynı zamanda koşmak işlerinin bir parçası olduğu, avlanmamak için koşmak zorunda oldukları için. polisler de balık tutarlar, ama bir polisle bir işportacının balık tutması farklıdır, ikincisi alışkındır yaptığı şeye, denizden kıyıya canlar getirmeye, ilki ise kendini o durumdan kurtarmak için balık tutar.
gün
mate bardağının içini ¾ oranında yerba mateyle doldur. çaylaksan eğer, sert ve acı geleceği için ½ oranında. tozların gitmesi için elinle kapatarak ters çevirip salla bardağı, tozlar elinde kalsın. yerba mateyi ılık suyla ıslat ve bombillayi (mate pipeti) mate kupasının içine koy. istersen şeker koy. bardağı sıcak (ama kaynar olmayan) suyla doldur. mate içmek istersen gün boyunca aynı matenin üzerine sıcak su koyabilirsin. ilk başlarda acı gelse de, tadı giderek güzelleşecektir. klasik müzik gibi. hazmı kolaylaştırır. kahve gibi mate de enerji verir, ama kahveden farklı olarak baş dönmesi ve agresyona neden olmaz, yağların erimesine yardımcı olur.
gün
felaket anında tükenmez kalem bulmak. ne güzel divayı dinliyorduk. ben bir ara dışarı çıkıp sigara içeyim dedim, döndüğümde yerler ve tavanlar sular altındaydı. şimdi herkes ayakta. şişman diva gitti galiba, orkestrası genç çıtırlardan oluşan, özgüvenli, alkışlanacağindan emin diva. burası salaş bir bar, palermo’da, sezen aksu’yu özledim birden, hiç de o kadar emin değildir ya kendinden. sezen aksu. yağmur yağdı ve birden bizim salaş bar birinci dünyaya dönüştü. bir telaş, ayakkabısını, ayaklarını ıslatmamalar. bütün orkestra, çıtır çocuklar, ortada bir diva.
uykum geldi. balıklar bekler beni. dalmalıyım.
gün
bir çocukla tanıştım. luciano bahsetmişti, buenos aires´teki iki üç arkadaşımdan biri, türkiye sineması hayranı bir arkadaşı olduğundan. galatasaray formasıyla ve sarı kırmızı ayakkabılarla geldi buluşmaya. aslında çaykur rizespor’u seviyormuş, ama galatasaraylıymış işte. fenerbahçe’den nefret ediyormuş. ama şampiyonluk kupasını bu sene fenerbahçe kazanacakmış. benim beşiktaş’ı sevmemden pek haz etmedi, ‘herhalde sen organize işler’i de sevmiyorsundur’, biz de sinema durumlarına geçtik. gora’dan replikler; mayıs sıkıntısı, babam ve oğlum, tabutta rövaşata tüm zamanların en iyi filmleri, hokkabaz, hırsız var eğlencelik, anlat istanbul’un masalları. türkiye sinemasi üzerine tez yazdığımı söylemiştim konuşurken, utandım arka arkaya ‘seyretmedim, seyretmedim’ demeye. hepsini de türkçe isimleriyle söylüyor, heyecanlı heyecanlı. ayran ve çay. salep çok sıcak içilirmiş, soğuğu duymazmışsın salep içince. dia’ya gitmiş, bir dolu salep almış, getirmiş buenos aires´e. oturduğumuz teras, taksim’deki teras barlara çok benzemiyor muymuş? burada çok yokmuş öyle yerler. ‘ama burada da bahçeler var’ diyorum ben, bir dolu bahçe. avlu ve bahçe. hem de hiç belli etmeden kendilerini, gizli gizli varlar. o çok ilgilenmiyor bununla, dedim ya en çok çaykur rize sporu seviyormuş. borges´in evinin 50 metre ötesindeyiz ve bana "hadi oradan, inönü´ymüş" diyor, "elbette ki istanbul´un en güzel stadyumu ali samiyen".
gün
iki kocaman defter, roman yazmak için. ne garip, elimde kağıt ve kalem, ama yazacak bir şeyim yok. bir tek balık, bir tek rüya.
oyalanabildiğim için de, oyalanamadığım için de yazmıyorum.
gün
neden hiç yazmadım buenos aires´in benim için artık sıradanlaştığını? yazacak bir şey kalmadığında mı aklıma geldi? çıkmak istiyorum, gitmek, dünyanın bir ucuna gidince bile gitmek isteyebiliyormuş insan. masallardaki gibi dere tepe dümdüz gidip dünyayı düzleştirmek istiyorum, yine buralarda, latin amerika’da kalmak, ama daha çok dağlar, bayırlar, nehirler, ağaçlar, bulutlar. bulutları çok çok görebileceğim, alabildiğine geniş alanlar. çocuklar... insanlar ne yapıyorlar, nasıl yaşıyorlar, onunla yaşamak. ben nasıl yaşıyorum? nasıl yaşayabilirim? sanki dünya başka bir yöne dönüyormuş gibi olsun. çıkmalıyım, nereden nereye? anne rahminden dünyaya. hadi oradan. 2 peso bahşiş çıkar. 21 peso akşam yemeği. kalamar, iki kokteyl. happy hour. çık git, olanca kirli saçların, uçuklu dudağın, reglin ve beyaz uzun kollu tişörtünle. bira almalı, bir de şarap. orfilla. ev temiz, amelia geldi bugün, yatağın üzerindeki, silmeye uğraştığım regl kanını fark etmiş midir acaba? sana anne diyebilir miyim amelia? şimdilik.
gün
daha önce yazamadığım gibi yazamıyorum şu anda. bir şey akın ediyor, yazılı her şey siliniyor, takılmış delete tuşu gibi.
yakalanmak gibi belki. yazmak zaten yakalanmak değil mi? bir yandan da kaçıyorsun. koşuyorsun ki, yakalanmayasın, yakalanmak istediğini ve yakalanmamaya çalıştığını ne kadar bilirsen de o kadar iyi yazıyorsun. ya da teşhir etmekten ne kadar utanmıyorsan. ne kadar utanmazın tekiysen ya da çok çok utanıyorsan. yazının iyisi edepsiz, ayıp bir şey.
ne değilim ben?
oysa ki kazıyorum, sadece bunu yapıyorum.
atlamalıyım. bir an önce. atla ve sakın müzik dinleme.
gün
düşünüp hissetiklerimde, doğrucu davutluğumda yine hayatın aleyhine işleyen bir şeyler var.
dolanmam lazım, dolaşmam, dolandırılmam, ya da kendimi dolandırmam.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)