23 Nisan 2011 Cumartesi
gün
olmuş bitmiş bir şarkının, romanın, filmin karşısında o zaten olmak zorunda olan bir şeymiş gibi hissediyorsun. yapılmamış, olmuş bir şey gibi. örneğin, karamazov kardeşler’in olmadığı bir dünya düşünülebilir mi? aşkta da böyle işte, aşk yapılmamış, hatta olmamış bile, olan bir şey sanki. karamazov kardeşler yoksa eğer, bu arkeolojik bir kazının yapılmamış olması gibi. kazı yapılmamış ve yeraltında kalmış bir gizli şehir çıkarılmamış yeryüzüne. octavio paz’ın zorunlu rastlantı dediği şey.
gün
bir çocuğun üzerinde beyaz bir gömlek varsa, önü iliklenmişse, o çocuğa o gömleğin giydirildiğini farz ederiz. önü iliklenmiştir ve tertemizdir çünkü, dışarısı, sınıf, alışkanlıklar, neredeyse ebeveynlerin politik tercihleri, havadaki bulut, tütsüdeki buğu, öğle yemeklerinin nerede yendiği, anneannenin çocuğu nasıl sevdiği geçmiştir çocuğun üzerine. çocuğun gözlerini gördüğümüzde ise –eğer görürsek gözlerini- çocuğun dışladığı değil, içerdiği şeyi görürüz. kafamızı karıştırır bu. ne olacak bu çocuğun hali? o gömlek kirlenmiş olsa, o gözler berrak ve neşeli olmasa. o anne çok güzel olmasa, o baba alkolik olsa, o çocuk kağıt toplayıcılarının arasında sabahlasa, sabunlansa. ya da gömleğin üzerinde küçük bir çiçek resmi olsa. her şeyi o resimden bilsek.
gün
kabul edilen, kabul edilmek diye bir yerden yazıyor. böyle anlatınca olmuyor. unlike virginia woolf. sanki bir psikopat gibi anlatıyorum derdimi. derdimi anlatmak zor geldiği için, satıraralarında yuvaladığım için. benim yaşadıklarımı yazıyor ve ben ona hayran değilim. daha çok, bu kadar kolay anlatmasına şaşırıyorum. sonuna soru işaretleri koyuyorsun, oluyor. onunla ilgili bir şeyler yazmalıyım, kendimden, kolay anlatamadığımı anlatabilirim belki böylelikle.
yine de kabul edilen yerden yazıyor ve ben bunu olanca güçsüzlüğümle, olanca yaşlılığımla kabul edilmez buluyorum. o resimleri, o teşhirciliği, ne söylesen olacak olmasını yaptım oluyorları ve bu cümledeki gibi bütün mutsuzluk yordamlarını bir dansa dünüştürmesini, hiç kekelememeyi, her şeyin geçmiş, iyileşmiş olmasını, taburcu olduğumuz için bütün ikirciklenmelere hastanenin çay bahçesindeymiş gibi bakmayı, tehlikesizliği, her şeyin üstünden ultrason gibi geçmeyi ve ultrason işaretlerinin hayat sayılmasını, hayatın bir türlü kalmadığı bir yerlerde her şey geçer, hayat kalır beni irkiltiyor. onunla ilgili yazmam gerek. hiçbir şey yazamıyorsam. onunla konuşmam gerek.
gün
rutin, iş güç sahibi olmak, her gün aynı şeyleri yapmak; hiç bitmeyen, uyanılmayan bir rüya gibi.
sümük parçacığıyla tespih çeker gibi oynamak
tespihi sümük parçacığıyla oynar gibi çekmek.
gün
seni seviyorum’ demek devlet dairelerindeki mühürler gibi. bazen, kurumsallaşmış, her şeyini her şeye yatırmış bir ilişkide, seni seviyorum devlet dairelerindeki mühürler yerine geçiyor. geçebilirsiniz, yapabilirsiniz, hakkınız var anlamına geliyor.
gün
buenos aires mektupları. önce buenos aires’e, sonra bana, sonra da mektuba ihtiyacım var. hangisini önce yapsam? yazmak, ölümle bu kadar ilişkili olduğu için mi beni heyecanlandırıyor? o yüzden mi yazamadım, o yüzden mi yazmak için dünyanın bir ucuna gelmem gerekti? uçtum uçtum uçtum, karşımda yıldızdan bir duvar, yer ile göğü, tavan ile duvarı birbirine karıştırıyor.
bir şeyler yazabileceksem bunlar emekleyen şeyler olacak, emekleyen bacaksız, küçük ayaklı şeyler. ama yine de ölümle ilgili.
bütün sorular da bitti. belki de bu çağda; tangoların, kolonyel evlerin, ağaçların, geniş caddelerin yanında, berisinde olsan bile belki de yazılabilecek tek şey bölük pörçük şeylerdir. yine de yazmak gerekebilir, zira yazmak deyince hâlâ kanımız hızlanıyor olabilir. yine de yazılabilir ve bunlar bölük pörçük şeyler olabilir. mahsursuzdur bölük pörçük olması. hapishane mektuplarının "görülmüştür"ü gibi, bizim bölük pörçüklüğümüzün üstünde de adrese gönderilmeden ve adres tarafından okunmadan önce yazılan bir "mahsursuzdur" ibaresi vardır belki. tedirgin ve temkinli, ama tedirginlikten ve temkinlilikten patlamak üzere olup “bütün sorular da bitti” diyen bir mahsursuzluk.
mahsuru yok güzelim, seni öldürmesine izin ver, kime ve neye yazıyorsan, dışarıda birisine ihtiyaç duyuyorsan eğer. kırmızı başlıklı kız gibi.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)