23 Nisan 2011 Cumartesi

gün

buenos aires mektupları. önce buenos aires’e, sonra bana, sonra da mektuba ihtiyacım var. hangisini önce yapsam? yazmak, ölümle bu kadar ilişkili olduğu için mi beni heyecanlandırıyor? o yüzden mi yazamadım, o yüzden mi yazmak için dünyanın bir ucuna gelmem gerekti? uçtum uçtum uçtum, karşımda yıldızdan bir duvar, yer ile göğü, tavan ile duvarı birbirine karıştırıyor.
bir şeyler yazabileceksem bunlar emekleyen şeyler olacak, emekleyen bacaksız, küçük ayaklı şeyler. ama yine de ölümle ilgili.
bütün sorular da bitti. belki de bu çağda; tangoların, kolonyel evlerin, ağaçların, geniş caddelerin yanında, berisinde olsan bile belki de yazılabilecek tek şey bölük pörçük şeylerdir. yine de yazmak gerekebilir, zira yazmak deyince hâlâ kanımız hızlanıyor olabilir. yine de yazılabilir ve bunlar bölük pörçük şeyler olabilir. mahsursuzdur bölük pörçük olması. hapishane mektuplarının "görülmüştür"ü gibi, bizim bölük pörçüklüğümüzün üstünde de adrese gönderilmeden ve adres tarafından okunmadan önce yazılan bir "mahsursuzdur" ibaresi vardır belki. tedirgin ve temkinli, ama tedirginlikten ve temkinlilikten patlamak üzere olup “bütün sorular da bitti” diyen bir mahsursuzluk.
mahsuru yok güzelim, seni öldürmesine izin ver, kime ve neye yazıyorsan, dışarıda birisine ihtiyaç duyuyorsan eğer. kırmızı başlıklı kız gibi.  

gün


bu kadar uzağa gidince hem ufkun çok genişliyor, dünyanın bildiğin yaşadığın yerden ibaret olmadığını anlıyorsun, ama tuhaf bir biçimde dünyayı değil, seni büyütüyor bu. dünya küçülüveriyor gözünde. artık dünya haritasını karşıma alıp bakabilirim. oraya da giderim, burayı da dolaşırım, ee sonra n´olacak? ya biterse dünya? yürüsem ve yüzsem olur mu? o zaman da ya yetişemezsem?
dünyanın dilleri gibi. dil bilmemek ne de güzel yabancılaştırıyor, karıştırıyor beni; yabancılaştırma sözcüğüne üçüncü biçimini eklemeli. yabancılaşmak demek çocuk gibi olmak demek, dil bilmemek demek. dünyaya yeni gelmek, yeniden gelmek demek. mazeretin var demek. kimse sana cv´ni soramaz demek. ne güzel, sen de cv yazmak zorunda değilsin demek. anlamadım demek, yeniden başlayabiliriz demek. sınıfa geç gelen öğrenci kendisini kötü hissetmesin diye dersin yeni baştan tekrarlanması demek. hem muhtemelen diğer çocuklar da anlamamıştır, bahane olmuştur hem.

gün

burada çocuklar kedilerin kuyruğuna teneke bağlamamışlar hiç galiba. ihtiyaç duymamışlar. canları istememiş. karnavallar olmuş, ulusal dansları izlerken traş köpüklerini alip birbirlerine püskürtmüşler.

gün

buenos aires bana hiç görmediğim şehirleri hatırlatıyor; new york’u, paris’i, roma’yı. dünyada ne varsa az biraz var burada. görülecek tek bir şehir olsaydı, buenos aires olabilirdi bu herkesin kendi şehrinin dışında. uzaydan geliyorsan mesela, ya da püripak turistsen. her şey var, ama avrupa çok fazla. en azından sokakları, binaları ve evet insanları da. tek bir mahalle görülecekse de san telmo, bir pazar günü, çok alacalı bulacalı ama, yine de yaşamak neye benzer, dünya nasıl bir yer, insanlar ne diye. pazar günleri sokak panayırları sefaleti de görkemi de kovuyor, ama diğer günler her şey onların hakimiyetinde. san telmo, 1806´da ingilizlerin püskürtüldüğü mahalle olarak aristokrasinin kalesi haline gelmiş; o kolonyel evler, evlerin kocaman girişleri ve avluları, yerlerdeki çılgın mermerler ve taşlar, binaların üstündeki, herhalde 75 m2 bir apartman dairesinin yapımı için ne kadar gerekiyorsa o kadar para harcanan işlemeler, antikacılar, bir de benim gibi kıta avrupasını görmemiş biri için "habermas bundan bahsediyormuş demek" dedirten bir cafe kültürü. sonra 19. yüzyılın sonunda sarıhummadan kaçan aristokrasi recoleta´ya yerleşmiş, kentin şimdiki cicisine. aristokrasinin kocaman evleri oda oda bölünüp yoksul ailelerin barınağı olmuşlar.  bazıları benim oturduğum yer gibi restore edilmişler, daire daire turistlere kiralanıyorlar haftalık ya da aylık olarak. diğerleri ise ortak mutfak ve banyo kullanımlı olarak aylığı 400 peso´ya ailelere, artezanlara. sümüklü çocuklar, birbirlerine ya aşık ya da birbirlerinden nefret eden kedi köpekler, genellikle esmer, çok çok hamile kadinlar, latino adamlar, pis perdeler, çamaşırhaneler, duvarlarda çeşit çeşit resimler, çok kirli supermercadolar, köpeğin işemesini bekledikten sonra köpeğin işediği yere ayaklarını basmaktan çekinmeyip çöpleri atan kapıcı kızlar, depresyonun ne olduğunu açıklayıp anlatır gibi pencereleri tuğlalarla örülmüş yıkıntı evler -bir evin penceresi neden tuğlayla örülür ve bir insan neden depresyon geçirir der gibi- arnavut kaldırımlar, duvar yazıları. "orospuyum, mutluyum", "biz lezbiyenler, sizin kızınız, kardeşiniz ve komşunuzuz".

gün

ayşenur’la bursa’nın merkezindeyiz. gemi geliyor, gemlik’e gemi koymuşlar, geminin içi insan kaynıyor. gemi yürüsün diye de bursa’yı sular içinde bırakmışlar. demek artık gemlik´e doğru denizi görüp şaşırmayacağız. öyle güzel ki o haliyle bursa. sokaklarında sulara bata çıka yürüyorsun. gemiden bütün bursa’yı görüyorsun, sular içinde. biz istanbul’a gidiyoruz, ‘gitmeyelim’ diyorum, ‘biraz daha kalalım’. oysa ki arjantin’e gitmeliyim ben.

gün

gelmeden önce latin amerika’nın dünyanın yüreğinin attığı yer olduğunu düşünmüştüm, dünyanın hâlâ bir yüreğe sahip olup da o yüreğin atabildiği yer. arjantin´in ne kadar püripak latin amerika olduğu tartışılır, ama olanca büyüsüyle kendini pazarlamayıp sunuyormuş gibi görünen, bu özelliğiyle de dikkat çekmeyen güzel kadınlara benzeyen buenos aires´in sokaklarında, parklarında uyuyan kadınları ve erkekleri, sırtında çantasıyla çöpten yemek toplayan üniversite öğrencilerini, yoldan geçenlerden sigara isterken altlarına yapan sokak adamlarını, açlığı, yoksulluğu görünce ve şehrin yaşanabilir ve gezilebilir bir Capital Federal'den ve ağzımıza bile almak istemediğimiz banliyölerden oluştuğunu öğrenince geri çekilebilirsin, af buyrun diyebilirsin.

gün

akşamları evin çatısına çıkıp yukarısını tavan yapıp bakıyorum. uzun uzun bulutların geçişini, yıldızların bulutlara uzaklığını seyrediyorum. istanbul’da da balkonda oturup uyuyakalırdım, yıldızlar görünmezdi, görünse bile fark etmezdim onları, önümdeki ağaçların cinsiyetini ve karşıdaki binaların mahiyetini düşünmeye kalırdım ben de. burada yıldızlar görünüyor, sonra da dev gibi bulutlar geçiyor, cinsiyeti de mahiyeti de hayal gücümüze kalmış. sonra sabaha karşı o bulutlar çinko damı gagalamaya başlıyorlar.
güneydekiler yalnızca kuzeydekilerden farklı mevsimleri yaşamıyorlar, ilk başta inanamadım ama, başka bir gökyüzünü de görüyorlar; buranın gökyüzünde başka yıldızlar var, satürn var mesela, ama büyük ayı ve küçük ayı yok. günün birinde böyle bir cümle kuracağımı hiç düşünmezdim ama, ben böyle bir gök görmedim. renklere, harekete öyle bir kapılıp gidiyorsun ki ezberinin bozulmasının şaşkınlığını bile yaşayamıyorsun. gökyüzüyle bulutların arasında inanılmaz bir kontrast var. dünyanın en güney ucundaki şehre gitmeli, ushuia’ya, hem gökyüzüne hem de meselelere bir de oradan bakmalı.