23 Nisan 2011 Cumartesi

gün

geçen gece yarısı dorrego’da şeyda’ya mektupla birlikte göndermek için bir şeyler bakarken andres felipe’yle tanıştım. sokak kenarında, kara kadifesinin üstüne gümüşlerini sermiş, rüzgarın ortasında, brokoli ağaçların altında biraz üşüyordu sanırım. gözlerimin içine baktı; benim gibi, insanların karıları, kocaları, anneleri, babalarıyla bile konuşurken gözlerinin içine bakmadıkları bir yerden gelen biri için gözlerin içine bakmak, gözlerini kaçırmamak, korkmamak ciddi mesai gerektiren bir şey. adımı sordu, söyledim, yaz dedi, yazdım, eline birtakım teller aldı, başladı onlarla oynamaya, oynaşmaya. ingilizce bilmiyordu, benim ispanyolcam da olsa olsa bir gökdelenin iskeletinin ham hali gibi, köy yolunda giden kağnı misali tekleye tekleye konuşmaya başladık. neyse ki ikimizin de ikişer tane olmak üzere gözleri vardı; benimkiler birlikte uyum içinde davranan iki kardeşten çok, biri ağlamak diğeri işemek isteyen yapışık ikizler gibi. teklemeye devam etse de, onun elleri ve gözleri bir olmuş, ikisi de ellerindeki tellerle ismimi yazıyor. kolombiyalı, 35 yaşında bir adam; kirli elleri, bal gözleri var. takı yapıp satarak latin amerika’yı dolaşıyor. soruyor, ‘gül mü, yağmur mu’ yaparız ya, öyle. ‘yaprak’ dedim, şekerpare bir yaprak kondurdu ismimin yanına. ismimin öpücüğü. yaprak. açık bir lokanta bulup birer bira içtik. istanbul’un barlarında, meyhanelerinde, bohem’de, akdeniz’de, süper’de arjantin’e geleceğim için üstüne bastıra bastıra ‘arjantin’ derdim. oysa ki burada bira bardakları küçücük. 1 litrelik bira yanında bizim arjantin bardaklarının dörtte biri kadar bardaklar geliyor, bazen de bildiğimiz su bardakları. öyle bir film sahnesi. cam kenarına oturuyoruz, son müşteriler de çekip gidiyorlar, 90 yaşındaki garsonun 10 metreyi yürümesi 10 dakika alıyor.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder