23 Nisan 2011 Cumartesi

gün

bir çocukla tanıştım. luciano bahsetmişti, buenos aires´teki iki üç arkadaşımdan biri, türkiye sineması hayranı bir arkadaşı olduğundan. galatasaray formasıyla ve sarı kırmızı ayakkabılarla geldi buluşmaya. aslında çaykur rizespor’u seviyormuş, ama galatasaraylıymış işte. fenerbahçe’den nefret ediyormuş. ama şampiyonluk kupasını bu sene fenerbahçe kazanacakmış. benim beşiktaş’ı sevmemden pek haz etmedi, ‘herhalde sen organize işler’i de sevmiyorsundur’, biz de sinema durumlarına geçtik. gora’dan replikler; mayıs sıkıntısı, babam ve oğlum, tabutta rövaşata tüm zamanların en iyi filmleri, hokkabaz, hırsız var eğlencelik, anlat istanbul’un masalları. türkiye sinemasi üzerine tez yazdığımı söylemiştim konuşurken, utandım arka arkaya ‘seyretmedim, seyretmedim’ demeye. hepsini de türkçe isimleriyle söylüyor, heyecanlı heyecanlı. ayran ve çay. salep çok sıcak içilirmiş, soğuğu duymazmışsın salep içince. dia’ya gitmiş, bir dolu salep almış, getirmiş buenos aires´e. oturduğumuz teras, taksim’deki teras barlara çok benzemiyor muymuş? burada çok yokmuş öyle yerler. ‘ama burada da bahçeler var’ diyorum ben, bir dolu bahçe. avlu ve bahçe. hem de hiç belli etmeden kendilerini, gizli gizli varlar. o çok ilgilenmiyor bununla, dedim ya en çok çaykur rize sporu seviyormuş. borges´in evinin 50 metre ötesindeyiz ve bana "hadi oradan, inönü´ymüş" diyor, "elbette ki istanbul´un en güzel stadyumu ali samiyen".

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder