“onun hakkında bildiğim iki üç şey”de godard, avrupa´nın üstündeki hayalet misali kendi kendine sürekli fısıldayıp duruyordu, “bu” diyordu”, “inşaat halinde bir şehirle ilgili inşaat halinde bir filmdir.” akşam akşam, buenos aires´in ıslak sokaklarında, kızıl göğün altında dolaşırken aklıma godard´ın fısıltıları geliyor. her yer, her şey sızıntı bir görkem halinde, kocaman, ışıklandırılmış kiliseler, kocaman, dev gibi kapılar, mesela benim örneğini olsa olsa dolmabahçe´nin kapısında gördüğüm- askerlerce beklenen. her yerde iskeleler bir yandan da. tarih ve bugün, öpüşen sevgililer….
buenos aires, geçmişin şehri ve yapım halinde, inşaat halinde bir şiir.
istanbul, buenos aires´ten çok daha tarihi bir şehir olmasına rağmen böyle bir görkemi yok. sömürülen bir şey tarih istanbul´da.
öpüşen sevgililerin, uzun apartman koridorlarının, müzelerin, yüksek tavanların, dünyanın en geniş caddelerinin arasında kaplumbağa misali yatağını sırtında taşıyan adamlar ve kadınlar uyuyorlar, bazılarının taşıyacak yatakları da yok. Yüzü sökülmüş, kirli bir sünger parçasından ibaret kalmış sokak yatakları, derisi yüzülmüş insanlarıyla kent denilen şeyin metaforu gibi: yatağını sırtında taşıyan insanların şehirde belledikleri ev köşeleri var. bir tanesi hep aynı bilgisayarcının önüne kuruyor yatağını, öteki altına kirli bir halıfleks seriyor, üstüne de siyah muşamba. öteki dalmış, uyuyor, ama muşambası olmadığı için mi, diğeri gibi horlamıyor. bazıları bir apartmanın 30 cm. genişliğindeki girişine uzanıyorlar, yarım yarım tabi. kim nasıl karar vermiş, kim nasıl dağıtmış bilmiyorum bu ev parçacıklarını. başını sokacağın, ayaklarını uzatacağın bir şehir kuytusu.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder