köylere yerleşmeliyiz, sinema klüpleri filan kurmalıyız orada. şehir çok gerici ve gerici bir şey artık. taşrayı taşra olmaktan çıkartırsak, kurtarırsak diyecektim az kalsın, biz de yaşamak istediğimizi hayatımızın merkezi haline getirebiliriz belki.
artık taşra boğmuyor. türkiye´yi düşünmek boğuyor oysa ve buenos aires´i düşünmek de. kendinden fazlasını, ihtiyacından çok fazlasını talep eden her şey boğuyor beni. şehir de öyle bir şey, yalnız kalman mümkün değil şehirde, hem parçalıyor seni hem de şişiriyor. bir şehir matkap sesleri olmadan düşünülebilir mi? dişçi koltuğunu hatırlatıyor buenos aires´in her yerden duyulan otobüs, araba sesleri.
bazen kafamda yazmaya başlıyorum, aklımda bir defter, bir de sakalları terlemiş kırk yaşlarında bir adam, ben yaşıyorum, o yazıyor, çok barışığım onunla, neden o kadar barışığım ki onunla? orlando çağırıyor “ bir şeyler yemek ya da içmek ister misin?” sinirleri çıkmış haşlanmış et, haşlanmış sebze, yarım mısır, türkçe yazarken insan belirtmek ihtiyacı duyuyor. aynı anda yazıcı meleğim hepsinin çıktısını alıyor. kahve içiyoruz sonra, ileride atlar var, volare demek uçmak demek. volare significa uçmak. la cumbre. uçmakla ünlü bir kasaba. atlar da var, golf de. cecilia´yla orlando´nun dört yaşında bir kızları var, mathilda. "kaç yaşındasın" diye sorunca ellerini açıp gösteriyor. “papa” diyor, anlatıyor ama ben anlamıyorum. ona bakarken çocukların da ikiye ayrıldığını düşünüyorum, kedi çocuklar ve köpek çocuklar. türkiye´nin hiçbir taşrasında 1,5 yaşından büyük kedi çocuk bulunmaz, konuşmaya başlar başlamaz köpek oluyor bizim çocuklar, afganistan´da mesela kedi çocuk olabilir mi? ya new york´ta kaç tane köpek çocuk vardır topu topu? mathilda yeşil yeleği, mor tokasıyla püripak bir kedi çocuk. hiç yüz vermiyor bana. babası çıktıktan sonra dışarı, uyarmayı da ihmal etmiyor. "babamla konuşuyorsun ama seni sevmiyor di mi?" gibi bir şey. babasını sevmiyorum. o da beni sevmiyor elbette, asayiş berkemal, iyi adam hoş adam, yalnızca iyi insanlarda olduğu gibi, güldüğünde gözleri yukarı kalkacağına yere inen bir adam. tanrı misafiri gibi davranıyor bana, okumayı sevdiğimi öğrenince gidip bir dolu kitap getiriyor. eski ciltli 1984´ler, truman capote´ler. sonra elinde bir hoparlörle geliyor. bilgisayarım yok, alkol komasından gitti birkaç ay önce, o yüzden de hoparlör demek bilgisayarın yüzde otuzu demek benim için. odanın içinde yankılanan müslüm gürsesler, kafama sıkar giderim´ler, nick cave’ler, cohen’ler, libertango’lar demek. arjantin´in tepelerine, nehirlerine çığırmak, o yeşilli kuşlarla paylaşmak demek benim hayatımın neye benzediğini. babasını sevmiyorum, sevmek deyince o aklıma gelmiyor ama, yine de mathilda´nin verdiği gözdağına - bir dağımız olsa da adını göz dağı koysak - rağmen babasıyla sohbet ediyorum geceye kadar. kitap okurmuş, kolye yaparmış, elektronik müzik severmiş. ertesi gün kolyeleri yaptığı ağacı gösteriyor bana, akasya diyor, "türkçede nasıl diyorsunuz?" keçi boynuzu, ama daha küçüğü. bunlar çok büyük. hemen yanımızda küçük bir gölcük var, orlando´nun sayesinde evin köpekleri kabul ettiler beni, neyse ki dünyanın bütün köpekleri köpek gibi. bastığımız bir kaya var, üstünde su dolmuş delikler, pazartesi günü kar yağdı buralara. o kayanın yerli tarihiyle ilgili olduğunu söylüyor. köpekler kuçu kuçuluk yapıyorlar, dağlar var çıplak, küçücük bir gölcük, keçi boynuzları, akasyalar, şöyle yazılıyor: acacia. ileride birileri ev dikiyor, geçen sabah kamp yapmaya gelmiş birileri zannederek, termosa doldurup kahveyi gittim yanlarına. bir de yerlilerin tarihiyle ilgili bir kayanın deliklerine su doluyor. olur, benim sularım da delik deşik zaten. orlando´ya orlando´yu okuyup okumadığını soruyorum, okumamış. orlando´ya loli diyorlar. yanımda mrs. dolloway var, tomris uyar çevirmiş, çevirdiği bütün kitapların başına yazdığı gibi bir de önsöz yazmış. işte diyorum, orlando bu hatunun orlando´su. orlando´yu ben de okumadım, ama yine de biliyorum orlando´nun orlando´dan ne kadar farklı olduğunu. orlando´ya bir orhan pamuk kitabı almalıyım, vitrindekilerden birini. estambul, onu almalıyım. rosario´daymış cecilia, orlando´nun boşandığı karısı, benim buraya gelmeden önce on gün kadar kaldığım şehirde. che´nin doğduğu evin görülebileceği şehirde, nehir kenarındaki, olanca şıkıdımlığıyla che´nin doğmasının bile tuhaf olduğu şehirde. hiç fotoğraf çekmediğim şehirde. arjantin, kahramanlarına, dünyaya sunduğu armağanlara hayran bir ülke, ama che bunlardan biri değil. arjantin´in avrupalılık, birinci dünyalılık saplantısından olsa gerek. ama ben hiç itiraz etmiyorum buna. dünyanın rockstarlaştırdığı che´yi arjantinlilerin birinci dünyalılıklarından bile olsa yok saymaları işime geliyor. orlando mathilda´nın başını okşuyor, kedi çocuğun.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder