23 Nisan 2011 Cumartesi

gün

adorno’nun ‘auschwitz’den sonra şiir yazılamaz’ demesi gibi, artık güzel söz söylemek mümkün değilmiş gibi geliyor. yazmak ve bunu dünyayla bir olarak yapmak isteyenlerin kaçmadan, uzlaşmadan, sömürmeden ve tecavüz etmeden yapmak isteyenlerin önünde iki seçenek var: acı ve kahkaha, hadi bakalım, tebessüm. ortada kalamazsın. güzel bir şey söylediğinde ve bunu dert edinmediğinde, yapaylaşmaya ve suç ortağı olmaya mahkûm oluyorsun. ama bunun tersi de aynı ölçüde doğru: acıyı ve kahkahayı sabitleştirdiğinde, fazla uzattığında, başka dillerle ve çocuklarla buluşturmadığında da kısırlaşıyor, gelenekselleşiyor, klişeleşiyor, muhafazakarlaşıyor; doğurganlığını, yüzleşme ve yüzleştirme gücünü kaybediyor.
90’lara kadar (80’ler de dahil olmak üzere) edebiyatta, sanatta (en azından türkiye’de) her şey söylenebilir durumdaymış ve bu, sözü de söylemeyi de bitiren, hiçbir şeyin kırılgan olmadığı, dünyayı ayaklarımızın altına seren, her şeyi emrimize amade kılan bir konformizm anlamına geliyormuş. ‘yürüyorum gecenin ortasında, başımda rüzgar’ bilmemne. 90 öncesi güzel sözler bol keseden sarf edilirmiş, sen büyükmüşsün, dünya küçük, sen hakimmişsin, sözü söylediğin yerse mahkeme salonu. o yüzden de bürokrasi diliyle sokak dili arasındaki kopukluğa benzermiş sözle gündelik konuşma dili arasındaki boşluk. muhatabının yalnızca kendisi olduğu, aniden coşturan bir şey. o yüzden de bir türlü anlayamamış olmalılar yaşanan şeyi de söylenen şeyi de. fosur fosur, osura osura uyuyan adamla kadının, ‘teninde inciler biriktiren’ adam ve kadınla aynı olduğunu, ya da daha beteri, ikisi arasındaki farkı.
sözle dünyanın arası bu kadar kopunca, yazmak ya ütopya oluyor ya suç ortaklığı. bizden öncekiler için, herhalde iyi ütopya savaşçıları olduklarından, kelimelerden gül bahçeleri, deniz kenarları yaratmak sorunsallaştırılacak, dert edilecek bir şey değilmiş. kağıdı, kalemi alınca eline güzel şeyler yazabilirmişsin, devrik cümleler kurabilirmişsin mesela, ‘umudu yeşertmek’ler, ‘üşüyorum ıssızlığında yalnızlığın’lar, çok güzel ya da çok kötü yaşamış gibi, başka kimsecikler öyle yaşayamazmış, öyle olamazmış gibi.
eskinin yaratırkenki konformizmi, şimdinin yaşarkenki konformizmine kendini teslim etmiş durumda. sözün kolaya kaçılacak bir şey olmadığını, ‘teninde inciler biriktiriyorum’ deyince hiçbir şeyin hallolmadığını, bütün o güzel sözlerin, bok gibi hayatlar ve ölümler yaşadığımızı saklamaktan başka bir işe yaramadığını fark ettik artık. şimdi uzun süredir anlamın saklanabileceği her kuytu köşeyle dalga geçmekle meşgulüz. çok korkuyoruz şimdi, ‘tende inciler biriktirmek’ten, biriktiriyor olma olasılığından, bunu söyleyebilecek olmamızdan, incirin inciyi, terin teni çağrıştırıyor olmasından. birinci ve biricik olmak istiyoruz. ama bunu da sallayarak yapmak istiyoruz. iğreti kalmaktan ve evet aynı zamanda bedel ödemekten korkuyoruz. dalga geçersek unuturuz ve kurtuluruz diye düşünüyoruz ve böylesi bir retoriğin kolaycılığı kalkan oluyor bize. ‘dalga geçmek lazım, o yüzden dalga geçiyoruz’ diye düşünüyoruz. ‘dalga geçiyoruz, çünkü dalga geçmek gerekiyor.’ geçinip gidiyoruz işte sonuç olarak, kafamızı, bacamızı yarmıyoruz.
bir de angelopoulos’un görkemli sahneleri var, oğuz atay’ın kulağını illa ki tersten göstermesi var, ağlayacak gibi oluruz. pink floyd’un 13 dakikalık şarkı girişleri var, uzaydan bildirir. uzaydan bildirmek için önce uzaya gitmek, ama ondan da önce uzaya gitmeyi istemiş olmak gerekir. yıldızların var olmadığını, yüz binlerce sene önce ölmüş olduklarını, var olmanın var olmadığını fark etmeyi göze almak gerekebilir.   

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder